Dr. Emine Çelik / Uluslararası Güvenlik Uzmanı
ABD, 2-4 Şubat 2026 tarihlerinde Washington’da “Critical Minerals Ministerial” toplantısı düzenledi. Toplantıda Nadir Toprak Elementleri (NTE) de dahil kritik minerallerin küresel arz güvenliği, işleme kapasitesi ve Çin’e bağımlılığın azaltılması ele alındı. Bilindiği üzere ABD 1973’ten beri, artan sayıda mineral emtia talebini karşılamak için ithalata giderek daha fazla bağımlı hale gelmiştir.
Günümüzde yeni teknolojilerinin ve ona bağlı ürünlerin geliştirilmesi neticesinde NTE’lere yönelik küresel talep tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşmasına katkı sağladı, artmaya devam etmesi de beklenmektedir. Bugün neredeyse tüm doğal olarak oluşan NTE’nin savunma sanayisi başta olmak üzere, yapay zekâ entegreli tüm sistemlerde artan kullanımları söz konusu. Çoğu NTE, gelecek yıllar için yeterli miktarda tedarik sağlayacak şekilde yeryüzünde mevcut olsa da, bunların bulunabilirliği, sosyal kısıtlamalar, yasalar, çevre düzenlemeleri, arazi kullanım kısıtlamaları, politika, ekonomi ve altyapı gibi faktörlerden etkilenebilir düzeyde. Buradan hareketle de ABD, özellikle 2010 Japonya-Çin NTE krizinden sonra kritik minerallerde Çin’in egemenliğini kırmak için ilk olarak bürokratik ve yasal (özellikle çevre güvenliği ve madencilik alanlarında) düzenlemeler yapmış akabinde de 2005 sonrası alternatif tedarik ağları kurmak için bir dizi hamleler gerçekleştirmiştir. Çin’in günümüzde NTE üretimini yüzde 70 oranında ve işleme kapasitesini ise yüzde 90 oranında kontrol ettiğini biliyoruz. ABD ile diğer Batılı ülkeler (Kanada, İngiltere başta olmak üzere) bu bağımlılığı azaltmayı stratejik hedef olarak belirlemiş durumda. Öncü konumda ise ABD yer alıyor.
AFRİKA YENİDEN SÖMÜRGE KITASI OLUR MU?
Tarihsel bağlamda bakıldığında Afrika ülkeleri, kıtanın doğal kaynakları üzerinde kontrol sahibi olmak isteyen diğer ülkeler tarafından uzun bir sömürü geçmişiyle karşı karşıya kaldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Afrika kolonileri sömürge yönetiminden kurtulmaya ve bağımsız ülkeler kurmaya başladı. Bu sürecin bir parçası olarak, birçok Afrika ülkesi madenlerini devlet kontrolüne alarak madencilik sektörlerini millileştirdi. Ancak Afrika ülkelerinin millileştirme yoluyla ekonomik kazanç elde etmelerini engelleyen birçok sorun açığa çıktı.
1970’lerde birçok Afrika ülkesi sanayilerini geliştirirken, küresel maden talebi düştü. Bazı ülkelerin liderleri ya deneyimsizlik nedeniyle madenleri düzgün yönetemediler ya da madenlerin hükümet kontrolünden faydalanarak parayı kendi çıkarları için kullandılar. Botsvana gibi bazı ülkeler, sıkıyönetim ve hükümet şeffaflığıyla madencilik sektörü aracılığıyla ülkelerinin ekonomik görünümünü iyileştirmiş olsa da, madencilik sektörünün millileştirilmesi büyük ölçüde Afrika ülkeleri için başarısız oldu.
90’lar itibarıyla Afrika ülkelerinde madenciliğin özelleştirilmesi hamleleri ortaya çıktı. Yabancı ülkeler ve uluslararası kuruluşlar, dış yatırımcılara madencilik haklarının verilmesi karşılığında Afrika ülkelerine altyapı ve madencilik geliştirme projeleri için krediler vermeye başladı. Bu dönemde lityum, kobalt, koltan, platin vb. elementler, NTE teknoloji entegreli elektronik ürünlerin üretiminde gerekli olduğu için Batı ülkelerinde yüksek talep görmeye başladı. Günümüzde elektrikli otomobil bataryalarından, IHA/SIHA üretimi, kritik savunma sanayi ürünleri, yapay zekâ entegreli sistemler bu elementlere bağımlıdır. Söz konusu elementler ise Afrika’da bol miktarda mevcut. Ancak bilindiği üzere birçok Afrika ülkesi, değerli mineralleri kendi başlarına çıkarmak için gerekli finansman kaynağı ve madencilik altyapısına sahip değil. Gelinen noktada da Afrika’da madencilik ilk olarak altın ve kıymetli madenler bağlamında değerlendirilse bile, günümüzde NTE potansiyeli ile küresel artan talep nedeniyle oyun değiştirici konumda yer alıyor. Washington da düzenlenen toplantıya Afrika ülkeleri de davet edilerek NTE’lerin çıkarılmasıyla ilgili ABD ile bazı Afrika ülkeleri arasında ikili kritik minerallerle ilgili çerçeve anlaşmalar imzalandı (özellikle Gine ve Fas ile). Bu, ABD’nin kıtadaki kaynaklara doğrudan erişimini ve işleme kapasitesini güçlendirme çabalarının somut bir parçası olarak değerlendirilebilir.
PROJE VAULT
ABD, aynı toplantıda NTE ve kritik mineraller için ortak bir ticaret/blok oluşturma fikrini açıkladı. Bu blok, ülkeler arasında fiyat tabanları ve koordinasyon sağlayarak Çin’in fiyat ve tedarik hakimiyetine karşı bir alternatif oluşturmayı hedeflenmekte. “Project Vault” gibi yeni stratejik rezerv stoklama girişimleriyle ABD; yapay zekâ sistemleri, elektronik, savunma sistemleri ve elektrikli araçlar gibi sektörler için kritik ham madde risklerini azaltmayı amaçlıyor. Proje Vault, ABD hükümetinin NTE ve kritik mineraller için oluşturduğu stratejik rezerv ve ticaret ağı projesi. Proje kapsamında yaklaşık 12 milyar dolarlık fonla kritik minerallerin depolanması ve piyasadaki dalgalanmalara karşı tampon oluşturulması hedefleniyor. Projeye göre küresel kritik mineraller piyasası, dışsal şoklara karşı savunmasız ve Çin’in ihracat kontrolleri gibi adımlar küresel tedariki ciddi şekilde sarsabiliyor. Stratejik rezervi sayesinde ABD ve müttefikleri, ani arz kesintileri veya fiyat dalgalanmalarına karşı önceden stoklanmış minerallerle yanıt verebileceğine dair bir öngörü mevcut. Aynı zamanda bu tür stratejik rezervlerin stoklanması için hayata geçirilen proje, kısa vadede üretim maliyetlerini artırabilirken, uzun vadede tedarik güvenliğini güçlendirme ve stratejik bağımsızlık açısından fayda sağlamayı amaçlıyor.
ÇİN AYRIK BLOKLARDAN RAHATSIZ
Sonuç olarak; Trump tarafından önerilen Vault projesinin; kritik mineraller ve NTE’lere yönelik stratejik stoklama programı aracılığıyla, madencilik şirketlerini, finansal olarak güçlendireceği şüphesiz. Ancak projenin yeterli yasal düzenlemeler ve insan hakları denetim mekanizmaları oluşturulmadan hayata geçirilmesi, küresel ölçekte yürütülen kritik mineraller ve NTE projelerinde insan hakları ihlallerinin göz ardı edilebileceğine dair endişeler doğurmakta. ABD’nin kritik mineraller alanında önerdiği ticaret bloku ve stratejik rezerv yaklaşımı, yalnızca ekonomik perspektiften değil; aynı zamanda ulusal güvenlik paradigması çerçevesinde de değerlendirilmelidir. Çin hükümeti bu girişimi eleştirerek birbirlerine kapalı “ayrık bloklar” oluşturmanın uluslararası ticaret düzenini zedeleyeceğini savunuyor. Artan jeopolitik rekabet, gelinen noktada Çin’in mevcut üstünlüğünün sürdürebilirliği konusunda yeni bir meydan okuma olarak da değerlendirilebilir.