Mahmut Özer - Eski Millî Eğitim Bakanı
Son yirmi yılda ülkemizde gençlere yönelik çok büyük yatırımlar yapıldı. Eğitim altyapısı genişledi, üniversite sayıları arttı, spor tesisleri yaygınlaştı, teknolojiye erişim olağanüstü ölçüde büyüdü, sosyal destek mekanizmaları güçlendi. Ancak burada farklı bir dinamiğin devreye girdiği ve yeniçağın risklerinin, klasik sosyal politika araçlarından daha hızlı hareket etmeye başladığı ortaya çıktı. Madde bağımlılığı artmaya ve özellikle sanal bahis yaygınlaşmaya başladı. Ülkemizde gençler arasında obezite oranları artıyor. Benzer şekilde sigara tüketiminde ülkemiz dünya sıralamalarında üst sıralarda yer alıyor. Diğer taraftan dijital bağımlılıklar da yaygınlaşıyor. Neler oluyor? Son dönemde gençlerle ilgili son derece önemli yatırımlar yapılmasına rağmen neden bu olumsuz göstergeler giderek artmaya başladı?
ARA DENGE MEKANİZMALARI ZAYIFLADI
Asıl mesele, ülkemizde ekonomik, kültürel, ailevi, şehirleşme kaynaklı ve kurumsal büyük dönüşümlerin aynı anda yaşanmasıyla toplumsal ilişkileri düzenleyen denge noktalarının zayıflamasıyla ilişkili durmaktadır. Ülkemizin her alanda yaşadığı dönüşüm çok hızlı gerçekleşti ve kısa bir döneme sıkıştı. Son yirmi yılda ekonomik yapı, şehirleşme, eğitim sistemi, aile ilişkileri, tüketim kültürü ve iletişim biçimleri aynı anda değişti ve dönüştü. Böyle hızlı geçiş dönemlerinde toplumların ara denge mekanizmaları zayıflamakta, geleneksel yapı çözülürken yenisi henüz tam kurulamadığı için yeni denge noktaları oluşmadan yaşamlar daha savunmasız hale gelmektedir. Bu nedenle insanlar bazen iki dünya arasında kalmaktadır: bir tarafta geleneksel beklentiler, diğer tarafta hiper-modern tüketim ve performans kültürü. Toplumlar hızlı değişim dönemlerinde eski davranış düzenleme mekanizmalarını kaybettiklerinde birey çok daha savunmasız hâle gelmektedir. Özellikle gençler bu geçiş dönemlerini en yoğun yaşayan kesimdir.
AİLE PARÇALANDI MAHALLE YOK OLDU
Burada ara denge mekanizmalarını biraz açmamız gerekiyor. Bahsettiğimiz ara denge mekanizmaları insan ile çevresi arasına girerek insan davranışını düzenleyen, yönlendiren ve sınırlayan toplumsal yapılar ve kültürel alışkanlıklara karşılık gelmektedir. Bunlar çoğu zaman görünmez şekilde çalışmakta ve hayatın ritmini düzenlemektedir. Mesela geçmişte mahalle kültürü böyle bir mekanizmaydı. İnsan yalnız yaşamıyordu, sürekli ilişki içinde olduğu için davranışları belli sınırlar içinde şekilleniyordu. Kahvehane, cami çevresi, esnaf ilişkileri, akrabalık ağı, komşuluk, hatta aynı sokakta büyüme deneyimi bireyin psikolojik ve sosyal dünyasını dengeliyordu. İnsan sadece ailesine değil, daha geniş bir topluluğa ait hissediyordu. Bu aidiyet aynı zamanda bir denge ve denetim mekanizmasıydı. Benzer şekilde aile yapısı da bir ara denge mekanizmasıydı. Sadece ekonomik destek sağlayan bir kurum değil, karakteri oluşturan ve davranış ritmini düzenleyen bir yapıydı. Birlikte yemek yeme saatleri, ev içi sohbet, kuşaklar arası temas, yaşlıların otoritesi, gündelik hayatın ortak ritimleri insan davranışını belirli bir çerçevede tutuyordu.
Modern toplumlarda bu denge noktaları ciddi yaralar aldı. Mahalleler yok oldu ve klasik komşuluk ilişkilerini ortadan kaldıran ve bir arada ancak birbirinden habersiz yığınların yaşadığı bölgeler yaygınlaştı. Aileler parçalandı ve klasik fonksiyonlarını yerine getiremez hale geldi. Artık çocukların ve gençlerin önemli kısmı uzun saatler boyunca yalnız ekranlarla temas ediyor. Anne-babaların önemli bölümü de yoğun ekonomik hayat içinde çocuklarının zihinsel-dijital dünyasını takip etmekte zorlanıyor. Okulun kendisi de eskiden daha güçlü bir toplumsal merkezdi. Sadece akademik bilgi veren değil, karakter oluşturan bir kurum olarak işlev görüyordu. Öğretmen merkezli eğitimden öğrenci merkezli eğitime geçildi. Öğretmen figürü sadece ders anlatan kişi değil, aynı zamanda davranış modeli ve otoriteydi.
DİJİTAL KUŞATMA
Bugün gençlerin yaşadığı temel sorunlardan birisi yapısal dikkat kuşatmasıdır. Küresel dijital platformlar artık sadece eğlence üretmiyor, insan davranışını optimize etmeye çalışan devasa psikolojik sistemler hâline geldiler. Sosyal medya uygulamaları, çevrim içi oyunlar, kısa video platformları, sanal bahis sistemleri ve hatta bazı alışveriş uygulamaları insan beyninin ödül mekanizmasını sürekli uyaran bir mimariyle çalışıyor. Bu sistemler özellikle gençlerin dikkatini mümkün olduğunca uzun süre içeride tutmak için tasarlanıyor. Dolayısıyla burada bireysel irade ile teknoloji arasında eşit bir mücadele yok. Bir tarafta sınırlı bilişsel kapasiteye sahip birey, diğer tarafta milyarlarca dolarlık davranış mühendisliği bulunuyor. Ancak burada bütün sorumluluğu teknolojiye yüklemek de doğru değildir. Çünkü dijitalleşmenin yoğun olduğu her toplum aynı ölçüde kırılganlık üretmiyor. Asıl mesele, toplumların hızlı dönüşüm dönemlerinde insan davranışını düzenleyen kültürel ve toplumsal denge mekanizmalarını ne ölçüde koruyabildiği ile ilişkilidir.
Obezite artışı da sadece çok yemek yeme meselesi değildir. Modern şehir hayatı hareketi azaltırken ekran sürelerini artırıyor. Uyku düzeni bozuluyor. Hızlı tüketim kültürü yaygınlaşıyor. Dijitalleşme sadece zihni değil bedeni de dönüştürüyor. İnsanlar artık daha az hareket ediyor, daha fazla ekrana maruz kalıyor ve daha düzensiz yaşam ritimleri içinde yaşıyor. Bu durum biyolojik ritimlerle toplumsal ritim arasındaki uyumu da bozuyor.
YETERSİZLİK HİSSİ BAĞIMLILIĞA GEÇİŞİ KOLAYLAŞTIRIYOR
Sanal bahis ve madde bağımlılığı gibi alanlarda da benzer bir mekanizma var. Bunların önemli kısmı sadece ekonomik kazanç ya da haz arayışıyla açıklanamaz. Burada giderek büyüyen bir anlam boşluğu, belirsizlik duygusu ve gelecek kaygısı da bulunuyor. Modern toplumlarda insanlar sadece yoksulluk nedeniyle bağımlılıklara yönelmiyor; aidiyet kaybı, yalnızlık, parçalanmış toplumsal ilişkiler ve sürekli performans baskısı da bağımlılık eğilimlerini artırıyor. Özellikle gençler sürekli karşılaştırma kültürü içinde yaşıyorlar. Sosyal medya, bireyin kendi hayatını sürekli başkalarının vitriniyle kıyasladığı dev bir psikolojik arena oluşturuyor. Bu durum kronik yetersizlik hissini büyüterek bağımlılıklara geçişi kolaylaştırabiliyor. Elbette, bütün sorumluluğu dijitalleşmeye yüklemek adil olmayacaktır. Tek neden olmasa da dijitalleşme çok önemli bir etken olarak çoğu zaman mevcut kırılganlıkları hızlandıran ve görünür hâle getiren bir çarpan etkisi oluşturmaktadır.
SOSYAL FİLTRELER ZAYIFLADI
Kısacası, mahalle, aile, okul ve diğer kamusal alanların değerlerle ilgili denge noktaları vardı ve bunlar bir bütün olarak toplumun değerlerini koruyan bir tür bağışıklık sistemi oluşturuyordu. Bu açıdan aile, mahalle, okul, arkadaş çevresi, kültürel normlar, ortak ritimler, spor, sanat, dinî ve ahlaki pratikler, hatta gündelik hayat alışkanlıkları toplumun bağışıklık sisteminin parçaları olarak işlev görmektedir. Modern dijital-ekonomik sistem ise toplumlardaki bu bağışıklık sistemlerini hedef aldı ve bireyi korunaksız bir hale sokarak pasif bir tüketiciye dönüştürdü. Eskiden insanın arzularını düzenleyen çok katmanlı sosyal filtreler vardı; bugün bu filtrelerin önemli kısmı zayıfla(tıl)dı. Eskiden insan ile piyasa arasına aile, mahalle, gelenek, cemaat, öğretmen, yerel kültür gibi katmanlar giriyordu. Şimdi bu katmanların önemli kısmı inceldiği için birey korumasız kaldı. Böylece birey, tarih boyunca hiç olmadığı kadar doğrudan tüketim kültürü, dikkat ekonomisi ve algoritmik yönlendirme sistemlerine maruz kalırken aynı zamanda dayanıklılığını artıran mekanizmalardan da yoksun bırakıldı. Bu nedenle, insan ile piyasa arasındaki toplumsal tamponların zayıflaması, bağımlılıkların yayılmasını kolaylaştırdı. Dolayısıyla obezite, bahis, sigara, dijital bağımlılık veya dikkat dağınıklığı gibi sorunları sadece bireysel ahlak zayıflığı ya da sadece ekonomik mesele olarak görmek eksik kalır. Bunlar aynı zamanda toplumun davranış düzenleme kapasitesinin dönüşmesiyle veya toplumun bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla ilgili problemlerdir. Çok kısa sürede her alanda yaşanan büyük dönüşümle aynı zamanda değerlerimizi koruyan bu bağışıklık sisteminin hırpalamasını fark edemedik. Ancak, geldiğimiz noktada ciddi bir bağımlılık sorunu ortaya çıktı.
TOPLUMSAL BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZİ ONARMALIYIZ
Özetle ülkemiz son dönemde her alanda çok hızlı bir dönüşüm ve ölçek büyütme süreci yaşadı. Fakat bu büyümenin yanında psikolojik, kültürel ve toplumsal denge mekanizmalarının yeniden üretilmesi aynı ölçüde güçlü bir şekilde gerçekleşemedi. Yeni duruma dair dinamik bir etkenlikten ziyade edilgenlik daha baskın oldu. Bir başka deyişle, toplum, bu yeni dönüşüm karşısında çoğu zaman yön veren değil, dönüşümün hızına uyum sağlamaya çalışan edilgen bir pozisyonda kaldı. Bu süreç kendi akışkanlığı önündeki eski denge noktalarını kolay bir şekilde yok ederek insanın dayanıklılığını (bağışıklık sistemini) zayıflattı. Dolayısıyla, dijitalleşme bu geçiş dönemindeki kırılganlıkları kolay bir şekilde derinleştirdi. Aslında, bugün yüzleştiğimiz sorunların çoğu buradan kaynaklanıyor. Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemde toplumsal bağışıklık sistemine yeniden odaklanmamız ve bu bağlamda kapsamlı bir seferberlik yapmamız gerekiyor. Çünkü bugün yaşadığımız kriz yalnızca bireysel ahlak krizi değildir, aynı zamanda toplumsal bağışıklık sisteminin zayıflaması krizidir. Bu nedenle çözüm de yalnızca bireye daha fazla kural öğretmekle sağlanamayacaktır. Asıl ihtiyaç, değerleri koruyan bağışıklık sisteminin hasar tespitini samimiyetle yapmak, hızla onarmak ve gerekirse yeni koşullara karşı yeni denge noktaları oluşturarak bağışıklık sistemini tahkim etmektir.