Batı modernitesi ve İslam düşüncesinde “Evrensellik” meselesi

Eğer hakikat diye bir şey yoksa, tüm evrensellik iddiaları propaganda olur. Eğer hakikat varsa, onun evrensel olması zaten mantıksaldır.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Prof. Dr. Yavuz Köktaş / Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi

Bu yazı, Batı modernitesinin evrensellik iddiasına yöneltilen eleştiriler ile İslam’ın evrensellik anlayışı arasında sıkça dile getirilen bir itirazı incelemektedir. Söz konusu itiraz şu şekilde formüle edilebilir: “Batı’nın kendi değerlerini evrensel olarak dayatmasına karşı çıkılırken, İslam’ın kendi değerlerini evrensel hakikat olarak sunması nasıl meşru görülebilir? Bu bir çifte standart değil midir?”

Evrensellik iddiası modern dünyada kaçınılmaz bir normatif problem üretir. Çünkü bir yandan insanlık için ortak normlar talep edilir (insan hakları, demokrasi, piyasa), diğer yandan bu normların belirli tarihsel-kültürel bağlamlarda üretildiği bilinir. Bu durum iki uç gerilim doğurur: Evrensellik olmadan normatif düzen kurulamaz. Evrensellik kabul edilirse, kültürel çoğulluk tehdit altına girebilir.

Bu gerilim içinde Batı modernitesi kendi değerlerini evrensel normlar olarak sunarken eleştirilmekte, İslam ise benzer bir evrensellik iddiası taşımasına rağmen farklı şekilde değerlendirilmektedir.

İşte bu sorun görünürde güçlü gibidir, ama gerçekte sorun, “evrensellik” kavramının tek anlamlı kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla problem, iki farklı evrensellik iddiasının (kültürel-tarihsel normların evrenselleştirilmesi ile vahye dayalı hakikat iddiasının evrenselliği) aynı epistemik kategori içinde değerlendirilmesinden doğmaktadır. Dolayısıyla tartışma, aslında tutarlılık probleminden ziyade, kavramsal düzeyde bir eşitleme hatası içermektedir.

Bu bağlamda yazı, Batı modernitesinin evrensellik iddiası ile İslam düşüncesindeki evrensellik anlayışının yalnızca içerik bakımından değil, epistemolojik ve ontolojik temeller bakımından da farklı olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.

EVRENSELLİĞİN İKİ ANLAMI

Evrensellik kavramı modern siyasal ve felsefi literatürde çoğu zaman açıklanmamış bir varsayım olarak kullanılmaktadır. Ancak “evrensel” olanın neye göre evrensel olduğu sorusu, hem normatif hem de epistemolojik düzeyde belirleyicidir.

Bu bağlamda iki farklı evrensellik türü ayırt edilmelidir:

Normatif-ideolojik evrensellik: Tarihsel olarak belirli bir kültürün ürettiği değerlerin tüm insanlığa norm olarak sunulması. Bu, bir kültürün kendi tarihsel değerlerini “insanlığın doğal ve zorunlu standardı” olarak sunmasıdır. Batı modernitesi bağlamında bu çoğu zaman şuna dönüşür; liberal demokrasi, bireycilik, seküler yaşam tarzı, ekonomik model (piyasa kapitalizmi)

Bunlar “herkes için en doğru yaşam biçimi” gibi sunulduğunda, aslında tarihsel bir tecrübenin evrenselleştirilmesi söz konusudur.

Teolojik-hakikat temelli evrensellik: Hakikatin kaynağının insan üstü bir otoriteye dayandırılması ve tüm insanlığa yönelik olması. İslam’ın iddiası böyle bir düzlemdedir. Yani; belirli bir etnik grubun ürünü ya da tarihsel olarak bir topluma indirgenmiş değil, “Allah’ın insanlığa gönderdiği hitap” olarak sunulur.

Burada evrensellik, bir kültürün yayılması değil, yaratıcıya dayalı bir hakikat iddiasıdır.

Bu halde şu durum ortaya çıkmaktadır: Batı modernitesinin evrenselliği, insan üretimidir, tarihsel şartlarda doğmuştur, güç ilişkileriyle yayılmıştır ve alternatifleri çoğu zaman “geri kalmışlık” olarak damgalanır. Bu nedenle Batı evrenselliği eleştirildiğinde şu soru sorulur: “Sizin modeliniz neden insanlığın zorunlu modeli olsun ki?”

İslam’ın evrenselliği ise metafizik/gaybî/vahyî bir kaynağa dayanır, “bir coğrafyanın ürünü kültür” olarak değil, “insan doğasına hitap” olarak sunulur ve farklı kültürlerle kolay adapte iddiası taşır. Bu nedenle burada soru şudur: “Bu hakikat iddiası doğru mu?” Yani tartışma “güç ve kültür” düzleminden “hakikat” düzlemine taşınır.

Bu ayrım yapılmadığında, Batı modernitesinin evrensellik iddiası ile İslam’ın evrensellik iddiası aynı kategoriye indirgenmiş olur.

ÇİFTE STANDART İDDİASI GERÇEKTEN GEÇERLİ Mİ?

Aslında yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığına göre kavramsal veya kategorik eşitleme hatası yapılmıştır. Dolayısıyla ortada çifte standart yoktur. Bununla birlikte meseleyi biraz daha açmak gerekir. Önce evrensellik olgusunun varlığını irdelemek gerekir. Evrensellik var mıdır? Yoksa her şey kültürel/tarihsel midir? Şayet evrensellik iddiası reddedilirse; aklın temel ilkeleri sarsılır, olgusal bazı gerçekler göreceleştirilir, bilim de matematik de insan onuru da evrensel olamaz ve adalet diye bir şey kalmaz.

O zaman şunu bilmemiz gerekir: Mesele evrensellik var mı sorusunu tartışmak değildir. Zira evrensellik elbette vardır. Mesele evrensellik iddiasının ne tür bir temele dayandığıdır. Dolayısıyla problem, evrensellik iddiasının kendisi değil; hangi tür evrensellik iddiasının hangi temele dayandığıdır.

BATI’NIN EVRENSELLİK İDDİASI NEDEN PROBLEMLİ GÖRÜLÜYOR?

Bu durumda sorumuz şudur: O halde Batı’nın evrensellik iddiası neden problemli görülür? İslamcı veya eleştirel düşünce açısından Batı modernitesine yöneltilen temel itirazlara bakılırsa şunları söylemek mümkündür:

Tarihsellik problemi: Batı’nın “evrensel” dediği şeyler: Rönesans, aydınlanma sanayi devrimi gibi belirli tarihsel kırılmaların ürünüdür. Dolayısıyla “insanlığın doğal normu” olduğu tartışmalıdır.

Güç ilişkisi: Evrensellik çoğu zaman, sömürgecilik, kültürel hegemonya ve ekonomik baskı ile birlikte yayılmıştır. Bu durumda “evrensel” olan şey aynı zamanda “hegemonik olan”dır. Modern eleştirilerde Batı’nın evrenselliği çoğu zaman “normatif hegemonya” ile iç içe düşünülür. Bu durumda evrensellik, sadece teorik bir iddia değil, aynı zamanda tarihsel güç ilişkilerinin ürünü olarak görülür. Bu bağlamda eleştiri şu soruya dayanır: “Eğer bir değer sistemi tarihsel olarak güçlü olduğu için yayılıyorsa, onun evrenselliği meşru mudur?”

İSLAM’IN EVRENSELLİK ANLAYIŞI

İslam düşüncesinde evrensellik iddiası, Batı modernitesindeki gibi kültürel bir genelleştirme değildir. Bu fark üç temel düzeyde analiz edilebilir: Epistemolojik, insani ve tarihsel.

Epistemolojik temel: İslam’da evrensellik iddiası, insan aklının ürettiği bir normlar sistemi değil, vahiy kavramı üzerinden temellendirilen bir hakikat iddiasıdır.

Bu durumda evrensellik şu anlama gelir: Hakikat tek ve değişmezdir. Bu hakikat, belirli bir topluma değil tüm insanlığa yöneliktir. Dolayısıyla evrensellik, “yayılma” değil “hitap etme” özelliği taşır. Bu noktada kritik ayrım şudur: Batı modernitesinde evrensellik “normların genelleştirilmesi” iken, İslam’da evrensellik “hakikatin ilan edilmesi”dir.

İnsani temel: İslam düşüncesinde insan, belirli kültürel formlardan önce gelen bir “doğal yönelim” (fıtrat) ile tanımlanır. Bu yaklaşım, evrenselliği kültürel değil insani bir düzleme taşır. Bu çerçevede: Din, dışsal bir dayatma değil, insan doğasında karşılık bulan bir çağrı olarak görülür. Bu nedenle evrensellik, kültürlerüstü bir insani ortaklığa dayanır.

Tarihsel temsil: İslam tarihi, tek bir kültürel form ile sınırlı bir yapı göstermez. Arap, Fars, Türk, Hint ve Afrika coğrafyalarında farklı medeniyet formları üretmiştir. Bu durum şu argümanı destekler: Eğer bir sistem evrensel iddia taşıyıp aynı zamanda farklı kültürlerde çoğul formlar üretebiliyorsa, bu, onun “kültürel tek tipleştirme” değil “ilkesel evrensellik” iddiası taşıdığını gösterir.

FARKLI KÜLTÜRLERDE YENİDEN ÜRETİLEBİLEN NORMLAR SİSTEMİ

İslam tarihi, tek bir kültürel formun evrenselleştiril-mesiyle açıklanabilecek homojen bir yapı sunmaz. Bu durum yalnızca yüzeysel bir “kültürel çeşitlilik” değil, aynı zamanda normatif ilkelerin farklı estetik, sosyal ve kurumsal yapılara eklemlenebilme kapasitesi olarak da yorumlanır.

Örneğin: Arap dünyasında İslam, dilsel merkezlilik ve klasik fıkıh geleneği etrafında şekillenirken, Fars coğrafyasında tasavvuf, edebiyat ve metafizik yorumlar daha baskın bir estetik ve düşünsel derinlik üretmiştir. Türk-Osmanlı dünyasında ise siyasal organizasyon, hukukî kurumlaşma ve imparatorluk düzeni içinde İslam, farklı etnik unsurları bir arada tutan üst bir normatif çerçeveye dönüşmüştür.

Hint alt kıtasında İslam, yoğun Hindu çoğunluk içinde çoğulcu bir kültürel temas alanı üretmiş; mimari, müzik ve günlük yaşam pratiklerinde yerel unsurlarla sentezlenmiştir. Afrika İslamı ise büyük ölçüde yerel kabile yapıları ve sözlü kültürlerle iç içe geçmiş, merkezi olmayan ama güçlü bir dini aidiyet formu geliştirmiştir.

Bu tablo, İslam’ın tarihsel olarak tek tip bir “Arap kültürü ihracı” şeklinde işlemediğini; aksine farklı kültürlerde yeniden üretilebilen bir normlar sistemi sunduğunu göstermeyi amaçlar.

BATI’NIN AMACI TEK MERKEZLİ STANDARTLAŞTIRMA

Benzer bir evrensellik iddiası taşıyan Batı modernitesi ise özellikle modern küreselleşme sürecinde daha farklı bir görünüm sergiler. Eleştirel literatürde sıkça dile getirilen iddia şudur: Batı’nın evrensellik anlayışı, çoğul kültürel formlar üretmekten ziyade belirli yaşam biçimlerini standartlaştırma eğilimindedir. Bu bağlamda örnekler şu şekilde verilebilir:

Giyim kültürü: Küresel ölçekte Batı merkezli “resmî giyim” normları (takım elbise, kravat, iş kıyafeti standardı) kamusal alanın evrensel dili haline gelmiştir. Yerel kıyafetler çoğu zaman folklorik ya da özel günlere indirgenmiş sembolik unsurlar olarak kalmıştır. Dünyada kadın giyim tarzı ise neredeyse Batılıdır. Türk, İngiliz, Alman, Fransız bir giyim tarzı ortadan kalkmıştır.

Yemek kültürü: Fast-food zincirleri (hamburger, pizza, kola kültürü) küresel şehir yaşamının ortak standardına dönüşmüş; yerel mutfaklar ise çoğu zaman turistik veya etnik niş alanlara sıkışmıştır.

Zevk ve estetik: Mimari ve tasarım alanında cam gökdelen estetiği, minimal modernizm ve dijital tasarım normları küresel “standart şehir görünümü” üretmiştir. Pek çok şehir, yerel mimari geleneklerinden ziyade birbirine benzeyen modern şehir formlarına dönüşmüştür.

Yaşam tarzı: Bireycilik, tüketim merkezli yaşam biçimi ve “kariyer odaklı hayat modeli” küresel ölçekte norm haline gelmiş; alternatif toplumsal yaşam biçimleri marjinal alanlara itilmiştir.

Buna göre, Batı modernitesinin evrensellik iddiası çoğu zaman “çokluk içinde birlik” üretmekten ziyade “tek merkezli standartlaşma” üretmiştir.

Bu tartışmayı felsefi olarak şöyle özetleyebiliriz: Eğer hakikat diye bir şey yoksa, tüm evrensellik iddiaları propaganda olur. Eğer hakikat varsa, onun evrensel olması zaten mantıksaldır.

Bu durumda asıl soru şudur: “Hangi evrensellik iddiası hakikati temsil etmektedir?”

TUTARLILIK SORUNUNDAN ZİYADE KAVRAMSAL EŞİTLEME HATASI

Batı modernitesinde evrensellik, büyük ölçüde tarihsel tecrübe, kültürel üretim ve güç ilişkileri içerisinde şekillenen normların genelleştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu yönüyle evrensellik, insan üretimi bir normatif çerçeve olarak işlev görmekte; dolayısıyla eleştiriye açık, tarihsel ve bağlamsal bir yapı arz etmektedir. Bu durum, evrensellik iddiasının çoğu zaman normatif hegemonya ile iç içe geçmesine ve farklı kültürel tecrübelerin

“eksik” ya da “geri” olarak kodlanmasına yol açmaktadır.

Buna karşılık İslam düşüncesinde evrensellik, insan üretimi bir normlar sistemi değil, vahye dayalı bir hakikat iddiası olarak temellendirilmektedir. Bu çerçevede evrensellik, belirli bir tarihsel-toplumsal formun yayılması değil, insan doğasına (fıtrat) hitap eden değişmez bir hakikatin tüm insanlığa yöneltilmesi anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla İslam’daki evrensellik iddiası, kültürel homojenleştirme üretmekten ziyade, farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda çoğul tezahürler üretebilen ilkesel bir yapı ortaya koymaktadır.

Bu iki evrensellik anlayışı arasındaki temel ayrım, tartışmanın “tutarlılık” probleminden ziyade “kavramsal eşitleme hatası” ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Zira her iki evrensellik iddiası aynı epistemik düzlemde değerlendirilmekte; oysa biri tarihsel-kültürel üretim, diğeri ise metafizik-hakikat temelli bir referans sistemi üzerine kuruludur.

Sonuç olarak, evrensellik meselesi basit bir kabul ya da ret problemi değil, hangi tür evrenselliğin hangi temele dayandığı sorusudur. Bu bağlamda yapılması gereken, evrenselliği reddetmek değil; onun farklı bilgi, varlık ve değer sistemlerinde nasıl temellendirildiğini dikkatle analiz etmektir. Böylece modern normatif tartışmalar, indirgemeci karşılaştırmaların ötesine geçerek daha tutarlı ve kavramsal olarak rafine bir zemine taşınabilir.