Revnakoğlu’nun İstanbul’u Mehcur bir âlem

Arşiv.

Doç. Dr. Hüseyin Onur Ercan / Türk-Alman Üniversitesi

Ketebe Yayınları geçtiğimiz mart ayında, tarihçi Prof. Dr. Mustafa Koç’un yıllar süren özverili mesaisi ile yayıma hazırlanan, 8 ciltlik anıtsal bir kültür tarihi çalışmasını neşretti: Revnakoğlu’nun İstanbul’u. 2021 yılında Fatih Belediyesi bünyesinde Başkan M. Ergün Turan’ın delâletiyle ve yine Mustafa Koç tarafından yayıma hazırlanıp 5 cilt hâlinde neşredilen İstanbul’un Suriçi tarihi, böylece genişletilerek Boğaziçi’ne uzanmış oldu.

YÂRİNİ SON BİR KEZ GÖREBİLMEK ÜMİDİYLE ÇIRPINAN ÂŞIK GİBİ

Cemaleddin Server Revnakoğlu (1909-1968), başkent İstanbul’una, İstanbul’un işgaline, kurtuluşuna, yoksulluğuna, Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçişine, tartışmalı imar faaliyetlerine, özetle, şehrin maddi manevi sert dönüşümüne şahit oldu. Uzun yıllar boyu alâkadan mahrum kalınca kolu kanadı kırılan, yıkık ve virane hâle gelen, adeta kaderine terk edilen bu mübarek şehre olan aşkı, merhum Revnakoğlu’nu, yârini son bir kez görebilmek ümidiyle tüm gayretini seferber eden bir âşık gibi, İstanbul’u sokak sokak, semt semt kâğıda dökmeye sevk etti. Ayrıca büyük-küçük sayısız eserleri kurtarmak için çırpındı, yetkilileri sürekli uyardı, kitabeler başta olmak üzere kültür mirasının bazısını da kurtarabildi. Aşkının büyüklüğü, mütebakisi binlerce sayfalık koca bir elyazma ve görsel arşivden kolayca anlaşılmaktadır.

BU ŞEHİR, O ŞEHİR MİDİR?

Akıl almaz yoğunlukta malumat içeren arşivi, İstanbul’un bir mekân olarak ayrıntılı fotoğrafını çekmiş, böylece yok olup gitmiş ecdat yadigârı nice maddi kültür hazinesinin yeniden inşasını, ihyasını, aslına uygun restorasyonunu sağlamak için eşsiz bir kaynak oluşturur. Fakat bu arşiv, en az bu kadar mühim bir başka hazineye daha sahiptir: canlı miras yahut kadim ve Müslüman İstanbul’un son deminde yetişmiş/pişmiş köprü şahsiyetler. Meşhur kelâm-ı kibardır, şerefü’l mekân, bi’l mekîn, yani, mekânın şerefi, orada bulunan iledir, bir başka ifadeyle insanı içinden çektiğinizde, mekânlar taş ve tuğladan ibaret kalır. Bu noktadan hareketle İstanbul da, İstanbullusuyla İstanbul olmuştur. İşte Revnakoğlu, İstanbul’un gerek yer altındaki ve gerekse üstündeki sakinleriyle hemhal olmuş ve yüzlercesini kaleme almıştır. Bu bakımdan Revnakoğlu’nun, taşı toprağı değil, insanı merkeze aldığı söylenebilir. Karış karış gezdiği şehrin mekânlarını ele alırken, orada bulunan şahsiyetleri anlatmakta ve tanıtmaktadır. Böylece orijinal biyografik bilgiler sunabilmektedir. Ömrünü, yitip gitmesine rıza göstermediği büyük bir mirasa sahip çıkmaya vakfetmiş, hiç evlenmemiş, meraklı, girişken ve çalışkan bir dönem şahidinin özel notlarını takip ederken günümüz okuyucusu, adeta bir başka âlemle karşı karşıya gelmektedir: nesli artık tükenmemiş suretler, simalar ve siretler. Karşılaşılan kalender, ruhaniyeti olan, nurani şahsiyetler, okuyucuyu neredeyse gerçek dışı, efsunlu bir yolculuğa çıkarır; düşündürür, şaşırtır, hüzünlendirir, bazen sevindirip bazen de güldürür. Akla düşen sorulardan biri de, bu şehir, o şehir midir? Yahut o İstanbul, nerededir? sorusu olur.

ENFES BİR TÜRKÇE

Revnakoğlu’nun enfes Türkçesi de ayrı bir parantez açılmasını sonuna kadar hak eder. Görülüyor ki daha yarım asır önce vefat etmiş bir İstanbullu, kendisinden asırlar önce yaşamış ecdadıyla üç aşağı beş yukarı aynı dili konuşmaktadır. O dille birlikte sağlanmış bir kültür, anlayış, hissediş, aidiyet ve değerler sistemi birliği veya en azından benzerliği söz konusudur. Eserde hemen fark edilen yüksek şehirlilik, sanat, edebiyat ve idrak seviyesi, çizilen kişisel ve hamasetten uzak portreler, okuyucunun karşısına rengârenk, orijinal, zengin, mehcur ama elhak yaşanmış bir İstanbul medeniyeti tablosu çıkarmaktadır. Bu tablo, şimdiki ve gelecek nesle, İstanbul’un hakiki ihyasının, ancak yeniden insan yetiştiren/pişiren fonksiyonuyla mümkün olacağının işaretlerini vermektedir.