Faruk Önalan - Yazar
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nı bu dönemde öne çıkaran temel unsur, Türkiye’de uzun süredir teoride tartışılan fakat sahada sınırlı karşılık bulan “yüksek uygulama kapasitesine sahip kamu yönetimi” anlayışını ölçülebilir sonuçlara dönüştürmesidir. Bu yaklaşım; hedef ilan eden, rapor üreten bir rutinden ziyade planlama–koordinasyon–icra–denetim zincirinin tek bir kurumsal akıl içinde kesintisiz işletilmesini esas alır. Böylece “karar alınıyor ama uygulanamıyor” algısı zayıflarken, devletin yapabilirlik kapasitesine dair toplumsal güveni güçlendiren bir zemin oluşur.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın güçlü devlet, sosyal denge ve dirençli şehirler vizyonu; Bakanlığın teknik birikimi, kurumsal hafızası ve saha örgütlenmesiyle birleşerek soyut bir çerçevenin ötesine taşınmış, gündelik hayata temas eden program ve projelere dönüşmüştür. Buradaki kritik nokta, siyasal kararlılığın tek başına yeterli görülmemesi; bunu somutlaştıracak mühendislik, finansman, mevzuat ve operasyon kabiliyetinin aynı hat üzerinde buluşturulmasıdır. Siyasal irade yön verirken teknik akıl, işin nasıl yapılacağını tasarlar; kurumsal mekanizma ise bu tasarımı sahada standart hale getirir.
GENİŞ İCRA KAPASİTELİ KONUT POLİTİKALARI
Modelin ayırt edici yönü, karar süreçlerinde polemiklerden çok teknik rasyonaliteyi ve kurumsal sürekliliği merkeze almasıdır. TOKİ başta olmak üzere bağlı kurumlar üzerinden oluşan uygulama deneyimi; yalnızca konut üretiminde ölçek yaratmayı değil, ihale ve tedarik süreçlerinden yerel yönetimlerle eşgüdüme, kriz zamanlarında hızlı organizasyondan sahadan düzenli geri bildirim toplamaya kadar geniş bir icra kapasitesini mümkün kılar. Bu sayede Bakanlık, merkezde metin üreten pasif bir yapı olmaktan çıkar; sahayı yönlendiren, uygulamayı izleyen ve sonuç üreten aktif bir kurumsal organizasyona dönüşür.
Konut politikaları, bu yönetim yaklaşımının en görünür ve stratejik alanıdır. Sosyal konut üretimi, kentsel dönüşüm ve afet sonrası yeniden inşa; birbirinden kopuk adımlar yerine tek bir kamu politikası mantığı içinde ele alınmıştır. Konut, yalnızca barınma ihtiyacına yanıt veren bir unsur değil; sosyal adaletin güçlenmesi, şehir güvenliğinin artırılması ve ekonomik istikrarın desteklenmesi açısından stratejik bir kamu aracıdır. Büyük ölçekli projeler dar ve orta gelir gruplarının erişimini genişletirken, yerli malzeme kullanımı ve istihdam etkisi üzerinden ekonomiye de çarpan üretir.
GÜVENLİĞİ VE YAŞAM KALİTESİNİ ÖNCELEYEN PERSPEKTİF
Kentsel dönüşümde belirleyici yön, “güvenli şehirler” hedefini söylem düzeyinde bırakmayıp sistematik bir icra hattına taşımaktır. Deprem riski yüksek bir ülkede riskli yapı stokunun yenilenmesi; merkezi idare ile yerel yönetimler arasındaki koordinasyonla hız kazanmış, vatandaşın sürece katılımını kolaylaştıran finansal destekler, teknik rehberlik ve hukuki düzenlemeler dönüşümün daha yönetilebilir ilerlemesine katkı sağlamıştır. Yeni yerleşim alanlarında yatay mimari, yeşil alan, sosyal donatı ve ulaşım entegrasyonunun birlikte planlanması; şehircilik anlayışının yalnızca bina üretimine indirgenmediğini, yaşam kalitesini önceleyen bir perspektif benimsendiğini gösterir.
Afet sonrası yeniden yapılanma, kamu kapasitesinin en görünür biçimde sınandığı alanlardan biridir. Büyük yıkımların ardından geçici çözümlerle yetinmeyip kalıcı yerleşimleri eş zamanlı planlamak ve inşa etmek; hızın acelecilikten değil, önceden kurulmuş kurumsal yapı, güçlü organizasyon ve sahaya dayalı koordinasyondan kaynaklandığını ortaya koyar. Yerel mimariyi, kültürel dokuyu ve sosyal yapıyı gözeten yaklaşım ise yeniden inşanın yalnızca fiziksel değil, toplumsal iyileşmeyi de hedeflediğini gösterir.
SIFIR ATIK, ENERJİ VERİMLİLİĞİ, DENİZLERİN KORUNMASI
Çevre ve iklim politikalarında bu dönem, söylem ile uygulama arasındaki mesafenin daraltıldığı bir evre olarak dikkat çekmektedir. İklim değişikliği; şehircilik ve kalkınmadan bağımsız bir başlık olmaktan çıkarılarak planlama süreçlerinin merkezine yerleştirilmiş; Sıfır Atık gibi programlar çevre politikasının gündelik hayatın parçası olabileceğini göstermiştir. Atık yönetimi, denizlerin korunması, enerji verimliliği, çevresel denetimler ve yeşil alan politikalarında ölçülebilir sonuç odaklı uygulamalar; Türkiye’nin çevre gündeminde yalnızca izleyen değil, inisiyatif alan bir aktör olma iddiasını güçlendirmektedir. Ayrıca çevresel etkiyi azaltan uygulamaların, şehir ekonomisi ve halk sağlığı üzerindeki dolaylı kazanımları daha görünür hale gelmiştir.
Bu kurumsal kapasiteyi uluslararası ölçekte görünür kılan eşiklerden biri, Türkiye’nin 2026 yılında COP31’e ev sahipliği ve dönem başkanlığını üstlenmesidir. Bu süreç yalnızca diplomatik bir organizasyon değil; lojistik, altyapı, güvenlik, ulaşım ve kurumlar arası koordinasyon gerektiren kapsamlı bir uygulama testidir. Söz konusu ölçek, kamunun planlama ve icra yeteneğini küresel düzeyde sergileme imkânı sunarken, iklim politikalarının kurumsal sahipliğini de pekiştirir.
DEVLETİ SAHADA GÖRÜNÜR KILAN PRATİK
Yerel yönetimlere sağlanan finansal ve teknik destekler, bu modelin sessiz ama stratejik başarı alanlarından biridir. Belediyelerin altyapı, çevre ve şehircilik yatırımlarında yaşadığı kapasite sorunları; merkezi koordinasyon ve rehberlikle azalırken, özellikle küçük ve orta ölçekli belediyelerin yatırım yapabilir hale gelmesi ülke genelinde hizmet kalitesi farklarının düşmesine katkı sağlamıştır. Merkez ile yerel arasında iş birliğini önceleyen bu çerçeve, yönetim kapasitesini artıran tamamlayıcı bir mekanizma üretmiştir.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo; planlama ile uygulama arasındaki kopukluğu azaltan, devleti sahada görünür, erişilebilir ve sonuç üreten bir aktör haline getiren bir kamu yönetimi pratiğidir. Hızlı karar alma, büyük ölçekli üretim kapasitesi ve kriz anlarında yüksek koordinasyon becerisi; konut, şehircilik, çevre ve afet yönetimi alanlarında daha güvenli, daha yaşanabilir ve daha dirençli şehirlerin inşasına güçlü bir zemin hazırlar. Bu değerlendirme, tekil bir isim üzerinden değil; Bakanlığın kurumsal kapasitesi, kurduğu standartlar ve ürettiği sonuçlar üzerinden okunmalıdır.