Dr. Muhammed Ersin Toy / Medya Stratejisti
7 Ekim 2023’ten sonra Gazze’de dünyanın gözleri önünde derinleşen soykırım ve zulüm, yalnız son iki yılın meselesi değildir. Batı basını, Batılı elitler ve siyasetçiler, İsrail’in zulmünü ve ABD’nin bu süreçteki ortaklığını perdelemek için bu soykırım ve işgal düzeneğini 2023’ten itibaren başlayan bir “meşru müdafaa” meselesi gibi sunmuş; böylece meseleyi tarihsel bağlamından koparan bilinçli bir çerçeveleme üretmiştir.
YENİ SÖMÜRGE SİSTEMİ
Oysa karşımızdaki tablo, 7 Ekim’le başlamış münferit bir savaş değil; yüz yılı aşan yerleşimci-sömürgeci işgal mantığının, emperyal güç ilişkilerinin, medya düzeninin, kültürel hegemonya mekanizmalarının ve dijital çağın yeni teknolojileriyle birleşerek daha görünür, daha sofistike ve daha yıkıcı hâle gelmesidir. Gazze’de bugün yaşanan yıkım, yalnız askerî bir saldırı değil; tarihsel işgalin, medya diliyle meşrulaştırılan şiddetin, Batılı siyasal desteğin ve dijital çağın yapay zekâ, gözetim ve hedefleme teknolojilerinin iç içe geçtiği yeni bir soykırım sistemidir. Bu aynı zamanda yeni bir sömürge sistemidir. İsrail ve ABD, bu sömürge sistemini artık dünyanın geri kalanına da en azından bir tehdit söylemi olarak örnek göstermekte ve taşımak istemektedir.
Yapay zekâ ve sosyal medyanın yoğun biçimde kullanıldığı bu soykırım sürecinde, Batılı şirketlerin ve devletlerin açıklamalarıyla Gazze’de kurulan soykırım düzeninin artık yalnız Filistin’e yönelik bir saldırı olmadığı; aynı zamanda bütün dünyaya yöneltilmiş bir tehdit dili hâline getirildiği görülmektedir. “İtaat etmezseniz her yer Gazze gibi olur” anlamına gelen bu tehdit dili (İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Lübnan saldırısına başladığında ilk kullandığı ifadelerden biri de “Lübnan’ı Gazze gibi yapacağız” olmuştur.), modern savaşın artık yalnız askerî güçle değil; medya, algoritma, yapay zekâ, sosyal medya ve küresel teknoloji şirketleriyle birlikte yürütüldüğünü göstermektedir.
İKİ YÖNLÜ KUŞATMA
Bugün yapay zekâ, yalnızca teknolojik ilerlemenin değil; savaşın, gözetimin, hakikat krizinin, sosyal medya düzeninin ve küresel güç mücadelesinin yeni merkez üssü hâline gelmiştir. Gazze, İran ve Ukrayna sahalarında görülen örnekler, savaşın artık yalnız cephede değil; yazılımda, veri merkezlerinde, bulut altyapılarında, hedefleme algoritmalarında, sosyal medya akışlarında, iletişim ağlarında ve insan zihninde yürütüldüğünü göstermektedir.
Yapay zekânın savaş alanına girmesi, yalnız askerî teknolojilerin gelişmesi anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda dünyanın akıllı telefonlar, küresel internet şebekeleri, sosyal medya platformları ve dijital ağlar aracılığıyla doğrudan yapay bir gerçeklik düzeninin içine çekilmesi anlamına gelmektedir. İnsan artık yalnız makineyi kullanan bir varlık değildir; giderek makinenin düşünme biçimiyle düşünmeye, algoritmanın sunduğu gerçeklik içinde yaşamaya ve sayısal göstergelerle anlam üretmeye zorlanan bir varlığa dönüşmektedir.
Bu yeni düzende teknoloji iki yönlü bir kuşatma üretmektedir. Bir tarafta makine ve yazılım, Gazze’de olduğu gibi soykırımın, hedeflemenin, gözetimin ve kitlesel imhanın aracına dönüşmektedir. Diğer tarafta sosyal medya, dijital platformlar ve algoritmik sistemler, insanın zihnini, algısını, dikkatini, duygularını ve ruhunu dönüştürerek onu görünmez bir örümcek ağının içine hapsetmektedir. İnsan bedeni savaş teknolojileriyle, insan zihni ise algoritmalarla kuşatılmaktadır.
TÜRKİYE’DEN TÜM İNSANLIĞA ÇAĞRI
ABD ve İsrail, yapay zekâyı ve sosyal medyayı soykırımın ve küresel tehdidin en önemli silahlarından biri olarak kullanmaktadır. Türkiye ise buna hem Millî İstihbarat Akademisi’nin ortaya koyduğu stratejik güvenlik perspektifiyle hem de Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar’ın insan, ahlak, merhamet ve teknoloji merkezli konuşmasıyla cevap vermektedir. Bu cevap, yalnızca Türkiye’nin iç güvenliği için değil; bütün insanlığa yöneltilmiş manifesto niteliğinde bir çağrıdır.
Millî İstihbarat Akademisi’nin “Yapay Zekâ Çağında Siber Güvenlik ve Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri” raporu, yapay zekânın, büyük dil modellerinin, veri bağımlılığının, bulut altyapılarının ve dijital sistemlerin Türkiye açısından nasıl stratejik tehditler üretebileceğini ortaya koyarken; Selçuk Bayraktar SAHA 2026 konuşmasında yapay zekânın ve küresel dijital şirketlerin insanlığı sürüklediği karanlık düzene karşı güçlü bir insanlık manifestosu ortaya koymuştur.
Bayraktar, Türkiye’nin manifestosunu “Teknolojik Dayanışma İttifakı” başlığı altında bütün insanlığa sunmaktadır. Bugün bütün insanlığın, Bayraktar’ın sunduğu bu sese kulak vermesi gerekmektedir.
TEKNOLOJİ, MERHAMETSİZ ELLERDE BİR İMHA SİLAHINA DÖNÜŞÜR
Selçuk Bayraktar’ın SAHA 2026 konuşması, bu teknik ve stratejik risk alanını ahlaki, medeniyet merkezli ve insan odaklı bir düzleme taşımaktadır. Bayraktar’ın “Gönlü olmayanın, merhameti olmayanın elindeki teknoloji, ancak bir imha aracına dönüşür” sözü, çağımızın en kritik teknoloji tartışmasını özetlemektedir. Bu cümle yalnızca ahlaki bir uyarı değil; yapay zekânın, yazılımın, veri merkezlerinin ve sosyal medya algoritmalarının savaş, gözetim ve tahakküm düzenine bağlandığı bir çağda stratejik bir tespittir.
Bu açıdan Selçuk Bayraktar’ın konuşması, Palantir’in yazılımı silaha, yapay zekâyı sert güce ve teknolojiyi askerî tahakküme dönüştüren karanlık bildirisine karşı Türkiye’den yükselen ahlaki, stratejik ve medeniyet merkezli bir cevap olarak okunmalıdır. Palantir’in dünyaya sunduğu ufuk; yazılımın tüfeğe eşitlendiği, yapay zekânın caydırıcılık rejimine dönüştüğü, insanın veri ve hedef kategorilerine indirgenebildiği bir güç siyasetidir. Bayraktar’ın konuşması ise teknolojiyi insana, ahlaka, merhamete, özgürlüğe, adalete ve insan onuruna; yani eşref-i mahlûkat olan insana bağlayan başka bir dünyanın mümkün olduğunu söylemektedir.
DEDE KORKUT’TAN YAPAY ZEKÂ ÇAĞINA
Selçuk Bayraktar’ın SAHA 2026 yılında yaptığı tarihî konuşmasında Dede Korkut’tan, Basat’tan ve Tepegöz’den hareketle kurduğu anlatı, yalnız tarihî veya kültürel bir gönderme değildir. Bu hikâye, bugünün teknoloji çağını anlamak için güçlü bir metafordur.
Tepegöz, orantısız gücü, gözü dönmüş yıkımı ve insanı yutan mekanik kudreti temsil eder. Basat ise aklı, cesareti, iradeyi ve insanın kendi kaderini tayin etme kudretini temsil eder. Bugün küresel teknoloji tekelleri, veri merkezleri, yapay zekâ şirketleri ve savaş algoritmaları yeni çağın Tepegözleri gibi karşımızda durmaktadır.
Dede Korkut anlatısında Basat, Tepegöz’ü onun kurduğu güç alanında değil, kendi aklıyla, cesaretiyle ve stratejisiyle yener. Bugün Türkiye’nin teknoloji çağındaki konumu da budur. Küresel teknoloji tekellerinin belirlediği kulvarda, onların kurallarıyla ve onların altyapılarıyla yarışmak Türkiye’yi ancak takipçi konumunda tutar. Türkiye’nin görevi, bu karanlık güce aynı kulvarda teslim olmak değil, kendi aklıyla, kendi ahlakıyla, kendi teknolojik mimarisiyle ve kendi medeniyet ufkuyla yeni bir yol açmaktır. Basat’ın yaptığı gibi zayıf görünen ama hakikate, akla ve iradeye dayanan bir yol açmak gerekir. Bu yol, teknolojiyi insanı yutacak bir Tepegöz olmaktan çıkarıp insanın hizmetine veren bir medeniyet yoludur.
TEKNOKAPİTALİST KÜRSEL TAHAKKÜM KARŞISINDA NE YAPACAĞIZ?
Peki dünya bu gidişat karşısında ne yapacak? Yapay zekâ insanı algoritmik çıktıya, savaşları optimizasyon problemine, toplumu sosyal medya bağımlılığına ve iletişimi gözetim aracına dönüştürürken buna karşı nasıl bir cevap verilecek?
Selçuk Bayraktar’ın tarihi nitelikteki konuşması tam da bu soruya Türkiye merkezli bir cevap vermektedir. Bayraktar’ın konuşması yalnız savunma sanayii vizyonu değildir; yapay zekâ çağında insanı, ahlakı, merhameti, dijital egemenliği ve hürriyeti merkeze alan bir teknoloji manifestosudur. Bağımsızlığımızı tehdit eden en büyük unsur yalnız konvansiyonel ordular değildir; tedarik zincirlerimize, veri merkezlerimize ve doğrudan cebimizdeki cihazlara sızan “teknokapitalist küresel tahakküm”dür. Bu kavram, teknolojiyi, sermayeyi, veriyi, platformları ve algoritmaları elinde tutan küresel şirketlerin toplumlar üzerinde kurduğu yeni bağımlılık ilişkisini anlatmaktadır.
Bayraktar’ın çözüm önerileri bu yüzden nettir: Açık kaynaklı, şeffaf ve denetlenebilir yazılım-donanım ekosistemleri kurulmalı; veriler küresel devlerin sunucularına teslim edilmemeli; federe öğrenme ile veri hastanelerde, kurumlarda ve ülke sınırları içinde kalmalı; devasa merkezî bulutlara mahkûm olmadan cihaz üzerinde çalışan Edge AI, yani uç cihaz yapay zekâsı modelleri geliştirilmeli; kuantum çağının tehditlerine karşı kuantum dirençli şifreleme altyapıları kurulmalı; dost, kardeş ve mazlum halklarla “Teknolojik Dayanışma İttifakı” oluşturulmalıdır. Yapay zekâyı ve veri tahakkümünü alt etmenin yolu Batı’yı taklit etmek değil; yapay zekâyı semantik bir dönüşüme sokarak, Batı düşüncesinin karanlık yanını aşabilecek yeni bir teknoloji mimarisi kurmaktır. Bu yaklaşım, yapay zekâ tartışmasında önümüzdeki dönemin en önemli kırılma noktalarından birini oluşturmaktadır.
DİJİTAL EGEMENLİK VE SİBER VATAN MESELESİ
Millî İstihbarat Akademisi’nin raporu da bu yaklaşımı kurumsal güvenlik düzeyine taşımaktadır. Rapora göre yapay zekâ çağında en büyük risk teknolojiye erişim eksikliğinden çok; yönetişim, koordinasyon, insan kaynağı, veri/model yönetimi ve dış teknoloji bağımlılığı eksikliğidir. Kısa vadede yapay zekâ envanterinin çıkarılması, veri-yetki-dış bağımlılıkların görünür hâle getirilmesi ve büyük dil modelleri ile ajan tabanlı sistemler için asgari güvenlik kurallarının belirlenmesi gerekmektedir. Orta vadede standart, denetim, kayıt tutma, olay raporlama ve tedarik güvenliği; uzun vadede ise yerli kapasite, test, sertifikasyon, uzman insan kaynağı ve toplumsal farkındalık öne çıkmaktadır.
Türkiye için öncelik, yapay zekâyı hızla yaygınlaştırmaktan ziyade yüksek riskli alanlarda kontrollü benimseme, açık görev dağılımı, kayıt tutma yükümlülüğü, insan denetimi, tedarik zinciri görünürlüğü ve kriz anında süreklilik kapasitesi oluşturmaktır. Bu yaklaşım yalnızca savunma sanayii veya siber güvenlik politikası değil; dijital egemenlik ve siber vatan meselesidir.