Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Allah tarafından Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sav) gönderilen son ilahî kitaptır. Muhatabı bütün insanlık olan bu ilahî kelâmın temel gayesi, insanı dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştırmaktır. Ancak bu hedef, Kur’an’ı yalnızca okunacak bir metin olarak görmekle değil; onu anlamak, hükümlerini kavramak ve hayatın merkezine yerleştirmekle mümkündür. Zira Kur’an’ı okumanın nihai amacı anlamak, anlamanın gayesi ise onunla amel etmek, yani Kur’an’ı yaşamaktır.
MUCİZEVİ BİR KELAMDIR
Kur’an-ı Kerîm; lafzı ve manasıyla vahiy olan, Cebrail (as) vasıtasıyla Hz. Peygamber’e (sav) indirilen, Mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen ve okunması ibadet kabul edilen mucizevi bir kelâmdır. Fatiha Suresi'yle başlayıp Nas suresiyle tamamlanan bu ilahî kitap, insanlar ve cinler tarafından benzerinin getirilememesiyle de mucizeliğini ortaya koymuştur. Kur’an, yalnızca bir inanç kitabı değil; aynı zamanda insanı inşa eden, hayatı anlamlandıran ve yönlendiren ilahî bir rehberdir.
SABIR VE UMUT AŞILAYAN İLAHİ BİR HİTAP
Kur’an’ın rehberliği, onun şifa ve hidayet kaynağı oluşunda açıkça görülür. Manevî hastalıkların, ruhsal bunalımların ve ahlâkî savrulmaların ilacı Kur’an’dadır. İnsanlık tarihi, Kur’an’a yönelen birey ve toplumların huzura kavuştuğuna, ondan uzaklaşanların ise çözülme yaşadığına defalarca şahitlik etmiştir. Kur’an, insanı yalnız bırakmayan; ona doğru yolu gösteren, sabır ve umut aşılayan ilahî bir hitaptır. Bu yönüyle Kur’an, Allah ile kul arasında kopmayan sağlam bir bağ, yani “hablullah”tır.
DİNİN İKİNCİ TEMEL KAYNAĞI SÜNNETTİR
Ne var ki Kur’an’ı doğru anlamak ve yaşamak, onu Hz. Peygamber’in rehberliğinden bağımsız düşünmekle mümkün değildir. İşte bu noktada sünnet devreye girer. Sünnet, Hz. Peygamber’in sözleri, fiilleri ve onaylarından oluşan; Kur’an’ın hayata yansımış hâlidir. Kur’an genel ilkeleri ortaya koyarken, sünnet bu ilkeleri açıklar, somutlaştırır ve uygulanabilir kılar. Bu sebeple sünnet, Kur’an’dan sonra dinin ikinci temel kaynağıdır.
KUR’AN’IN YAŞAYAN TEFSİRİ
Hz. Peygamber’in temel görevi, kendisine indirilen vahyi insanlara tebliğ etmek ve onu açıklamaktır. Kur’an’da yer alan pek çok hüküm, sünnet olmadan anlaşılması ve uygulanması mümkün olmayan çerçeveler içerir. Namazın nasıl kılınacağı, zekâtın hangi mallardan ve ne ölçüde verileceği, orucun ve haccın detayları hep sünnet aracılığıyla açıklığa kavuşmuştur. Bu yönüyle sünnet, Kur’an’ın yaşayan tefsiri niteliğindedir.
KENDİSİNE SARILANLARI KURTARIR
Peygamberimiz bir hadisinde kendisini, düşmanı görüp koşarak gelen ve milletini uyaran bir haberciye benzetir: “Benim ve Allah’ın benimle gönderdiği İslâm’ın durumu, bir topluluğa gelip şöyle diyen kişinin durumuna benzer: ‘Ey Milletim, gerçekten ben, üzerinize gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Ben, size bu tehlikeyi bildiren apaçık bir haberciyim. Binaenaleyh canınızı kurtarmaya bakın.’
Bu sözler üzerine ahâlinin bir kısmı ona itaat etti ve akşamdan yola çıkarak tabiî bir yürüyüşle bulundukları yeri terk edip gittiler, kurtuldular. Bir kısmı da onu yalanladı, yerlerinde kaldılar. Ordu onlara sabaha karşı baskın verdi ve hepsinin kökünü kazıdı. İşte bu hal, bana itaat, getirdiklerime ittiba edenler ile bana isyan ve Hak’tan getirdiklerimi yalanlayan kimselerin durumunun ta kendisidir.”
Sünnetin kendisine sarılanları kurtardığı kesindir. Tâbiîn müfessirlerinden Dahhâk İbni Müzâhim ne güzel ifade etmiştir: “Cennet ile sünnet aynı konumdadır. Zira ahirette cennete giren, dünyada da sünnete sarılan kurtulur.”
İmam Mâlik de sünneti Hz. Nuh’un gemisine benzetmiş ve “Kim ona binerse, kurtulur, kim binmezse boğulur” demiştir.
İMANLA DOĞRUDAN İLİŞKİLİDİR
Sünnetin bağlayıcılığı, tercihe bırakılmış bir konu değildir. Kur’an, ihtilaflı meselelerde Allah’a ve Resul’üne başvurmayı emrederken, Hz. Peygamber’in (sav) hükmüne gönülden teslim olmayanların tam anlamıyla iman etmiş sayılmayacağını açıkça ifade eder. Bu da sünnetin, imanla doğrudan ilişkili bir konumda bulunduğunu göstermektedir. Sünneti devre dışı bırakan yaklaşımlar, tarih boyunca İslâm ümmeti tarafından kabul görmemiştir.
SAHİH BİR DİN ANLAYIŞI İÇİN ŞART
Hayatın her alanında sünnet vardır. Hz. Peygamber, sadece ibadetlerde değil; sosyal ilişkilerden ticarete, temizlikten ahlâka kadar hayatın tüm ayrıntılarında rehberlik etmiştir. Onun örnekliği, insanı kuşatan bütüncül bir hayat tasavvuru sunar. Bu yönüyle sünnet, İslâm’ın teorik değil; yaşanan, canlı ve uygulanabilir yönünü temsil eder.
Sahih bir din anlayışı, Kur’an ve sünneti birlikte ele almayı zorunlu kılar. Kur’ansız sünnet düşünülemeyeceği gibi, sünnetsiz bir Kur’an anlayışı da eksik ve sorunludur. İslâm ümmetinin kimliği, Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu bu bütünlükle şekillenmiştir. Kur’an’ı anlamak ve yaşamak isteyen her Müslüman için sünnet, vazgeçilmez bir ölçü ve yol göstericidir. İlahi mesajın hayata taşınması, ancak bu iki kaynağın birlikte rehber edinilmesiyle mümkündür.
EN DOĞRU ÖLÇÜ VE YORUMDUR
Kısacası sünnetsiz Müslümanlık olmaz. İslâm ümmetinin kimlik ve kişiliğini Hz. Peygamber’in yorumu yani sünneti oluşturmaktadır. Bu sebeple sünnet, İslâm’ı anlama, kavrama ve yaşamada vazgeçilmez en doğru ölçü ve yorumdur.
Kur’an’da, “Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Allah’a karşı saygısızlık etmekten sakının. Kuşkusuz Allah cezalandırmada çok çetindir” (Haşr, 7) buyurulur.
Zaman zaman Müslümanlarda helal haram duyarlılığı zayıflayacak ve Kur’an-ı Kerim’de yazıyorsa kabul eder yoksa reddederiz diyeceklerdir. Oysa Allah Resulü bu tür düşüncede olanları açık açık uyarmaktadır: “Sakın ola, herhangi birinizi, benim bir emrim ya da yasağım kendisine ulaştığı zaman, koltuğuna yaslanmış olarak, “Biz onu bunu anlamayız! Biz Allah’ın Kitabı’nda ne varsa (sadece) ona uyarız” derken bulmayayım.”