Tek Parti’ye ilk başkaldırı

Türk demokrasi tarihinin en önemli metinlerinden biri “Dörtlü Takrir”dir. 7 Haziran 1945’te Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan, CHP Meclis Grubu Başkanlığı’na tarihi bir önerge sundu. Takrir, Anayasa’da yer alan millî hâkimiyet ilkesinin hayata geçirilmesini isteyen kararlı bir çağrıydı. “Dörtlü Takrire” imza atan bu dört isim CHP’den tasfiye edilince, 7 Ocak 1946 günü Demokrat Parti’nin kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na sundu. Bu tarih, Tek Parti döneminin fiilen sona erdiği ve millet iradesinin siyasette gerçek bir karşılık bulmaya başladığı bir eşik olarak kayda geçti.

Mete Yavuz
Bayar, Koraltan, Köprülü ve Menderes (soldan sağa).

Türk siyasi tarihinin en kritik dönemeçlerinden birinin üzerinden seksen yıl geçti. 7 Ocak 1946’da kurulan ve yalnızca dört yıl gibi kısa bir sürede milletin güçlü desteğini arkasına alarak iktidara yürüyen Demokrat Parti, 1960 darbesiyle engellenene kadar siyaset sahnemizde unutulmayacak bir rüzgâr estirmişti. Gelin ülkenin çehresini köklü biçimde değiştiren bu önemli olayın 80. yıl dönümünde, ilk muhalefet kıvılcımlarından Demokrat Parti’nin doğuşuna uzanan sürece daha yakından bakalım.

Tek Parti’de iç muhalefet

Türkiye I. Dünya Savaşı’nda yaşanan travmanın da etkisiyle II. Dünya Savaşı’nda dengeleri korumuş ve savaşa dahil olmamıştı. Yine de 1945 yılına gelindiğinde, uzun savaş yıllarının yol açtığı ekonomik darboğaz etkisini fazlasıyla hissettiriyordu. Öte yandan savaş sonrası süreçte değişen uluslararası dengeler, Tek Parti iktidarını giderek daha fazla sorgulanır hale getirmişti. Ayrıca CHP grubu içinde de dışarıdan bakıldığında yekpare görünen yapının altında, aslında için için yanan bir muhalefet birikimi vardı. Bu muhalefet ilk ciddi işaretlerini 1945 Bütçe Kanunu görüşmeleri sırasında vermişti. 29 Mayıs 1945’te yapılan oylamada Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan ve Emin Sazak bütçeye ret oyu vererek parti disiplinini zorlayan ilk somut adımı attılar. Asıl kırılma ise kamuoyunda “Toprak Yasası” olarak bilinen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşmelerinde yaşandı. Adnan Menderes’in tasarıya yönelik sert eleştirileri ve Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile girdiği hararetli tartışmalar, parti içindeki muhalif damarın giderek belirginleşmesini sağlamıştı.

Dörtlü Takrir

CHP içindeki bu huzursuzluk, Türk demokrasi tarihinin en önemli metinlerinden biri olan “Dörtlü Takrir” ile somut bir biçim kazanmıştı. 7 Haziran 1945’te Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan, CHP Meclis Grubu Başkanlığı’na tarihi bir önerge sundular. Takrir, esasında Anayasa’da yer alan millî hâkimiyet ilkesinin hayata geçirilmesini isteyen kararlı bir çağrıydı. Takrir sahipleri Anayasa’nın demokratik ruhuna bağlı kalınmasını, millî hâkimiyetin ve Meclis denetiminin gerçek anlamda işletilmesini, yurttaşların siyasi hak ve özgürlüklerinin genişletilmesini ve parti çalışmalarının bu ilkeler doğrultusunda yeniden düzenlenmesini talep etmekteydi. Bu talepler aynı zaman söz konusu ilkelerin Tek Parti dönemi boyunca ihlal edildiğinin de kabulü anlamına geliyordu.

12 Haziran 1945’te CHP Meclis Grubu’nda yapılan görüşmeler ise Tek Parti zihniyetinin tahammülsüzlüğünü açık biçimde gözler önüne serdi. Adnan Menderes, o günü “Bizi sorguya çektiler, yedi saat küfrettiler” sözleriyle anlatırken, Celal Bayar ise Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun “Rejim sağlam ve temizdir” diyerek takririn reddedilmesini istediğini aktarmaktadır. Sonuçta önerge, imza sahipleri dışındaki üyelerin oylarıyla reddedildi. Bu karar, parti içi muhalefetin CHP çatısı altında kalarak reform yapma umutlarını büyük ölçüde tüketen ve onları geri dönüşü olmayan yeni bir siyasi yola sevk eden en önemli kırılma noktalarından biri olmuştu.

İhraçlar ve istifalar

Dörtlü Takrir’in reddi, muhalefeti susturmak bir yana, mücadelenin Meclis koridorlarından çıkıp doğrudan kamuoyuna taşınmasına yol açmıştı. Adnan Menderes ve Fuat Köprülü bu aşamadan sonra seslerini Vatan ve Tan gazetelerinde kaleme aldıkları yazılarla duyurmaya başladı. Özellikle Köprülü’nün Vatan’daki yazıları, CHP yönetimini ve açık biçimde “tek parti zihniyetini” hedef alıyordu. Bu çıkışların CHP Genel İdare Kurulu’nun tepkisini çekmesi ise gecikmedi. Parti disiplinine aykırı davrandıkları gerekçesiyle Menderes ve Köprülü’den savunma istenmiş ve nihayetinde 21 Eylül 1945’te toplanan Parti Divanı, her iki milletvekilinin de partiden ihraç edilmesine karar vermişti.

Bu ihraçlar, kısa sürede zincirleme bir süreci beraberinde getirdi. Kısa bir süre sonra Refik Koraltan da arkadaşlarının partiden çıkarılmasını eleştiren açıklamaları nedeniyle CHP’den ihraç edildi. Grubun fiili lideri konumundaki Celal Bayar ise önce 28 Eylül 1945’te milletvekilliğinden, ardından 3 Aralık 1945’te CHP üyeliğinden istifa etti. Bayar’ın bu kararı yaşanan sürecin artık geri döndürülemez bir noktaya geldiğini ve yeni bir partinin kuruluşunun an meselesi olduğunu açık biçimde ortaya koyuyordu. Nitekim tecrübeli gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın ifadesiyle, “Dörtlü Takrir’in verildiği dakikada bu parti zaten kurulmuştu.” Bununla birlikte, sürecin bu aşamaya gelmesinde Tek Parti idaresinin muhalifleri tasfiye ederek onları parti dışına iten bilinçli stratejisinin de belirleyici olduğu görülmektedir.

7 Ocak 1946: Demokrat Parti tarih sahnesinde

1945 yılının sonbahar ve kış ayları kurulacak yeni partinin program ve tüzüğünü şekillendirme çalışmalarıyla geçmişti. Bu süreçte “Demokrat Halk Partisi” gibi çeşitli isimler gündeme gelse de nihayetinde “Demokrat Parti” adında karar kılındı. 7 Ocak 1946 günü Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan, Demokrat Parti’nin kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na sundu. Bu tarih ise tek parti döneminin fiilen sona erdiği ve millet iradesinin siyasette gerçek bir karşılık bulmaya başladığı bir eşik olarak kayda geçti.

Demokrat Parti, parti programında demokrasiyi “millî menfaate ve insanlık haysiyetine en uygun bir prensip” olarak tanımlarken, devletin halkın üzerinde konumlanan bir otorite olmaktan ziyade halkın hizmetinde bir araç olduğu vurgulanıyordu. Liberal bir ekonomik anlayışı benimseyen parti, devletçiliği bütünüyle reddetmemekle birlikte özel teşebbüsün önünün açılmasını ve devlet müdahalesinin sınırlandırılmasını savunuyordu. Bir diğer önemli nokta ise “laiklik” ilkesi din düşmanlığına kapı aralamayan bir çerçevede ele alınıyor, vicdan ve ibadet özgürlüğü açık biçimde savunuluyordu. Bu yaklaşım, tek parti döneminde dinî hayatı kamusal alandan dışlayan uygulamalara karşı güçlü bir itiraz anlamına geliyordu. Nitekim Demokrat Parti’nin iktidara gelir gelmez ilk icraatının ezanı aslına döndürmek olduğu göz önüne alındığında söz konusu yaklaşıma sadık kalındığı görülmektedir.

7 Ocak 1946 tarihli bir gazeteden.

Açık oy, gizli tasnif

Partinin resmi kuruluşunun üzerinden henüz sadece yedi ay geçmişken girilen 1946 genel seçimleri ise Tek Parti iktidarının yönetim üzerindeki tekelini koruma konusundaki ısrarını ve halkın hizmetinde olması gereken bürokrasiyi muhalefet aleyhine nasıl seferber ettiğini açık biçimde gösteren çarpıcı bir örnek olarak tarihe geçmişti. Demokrat Parti’nin henüz ülke çapında örgütlenmesini tamamlayamadığı bir dönemde iktidarın “baskın seçim” hamlesiyle takvimi öne çekmesi, muhalefetin rekabet gücünü baştan sınırlamayı amaçlayan bir engelleme olarak ortaya çıkmıştı.

Seçim sürecinde, Tek Parti döneminde edindikleri otoriter alışkanlıkları sürdüren idare amirlerinin vatandaşları DP’ye oy vermemeleri yönünde tehdit ettikleri, hatta muhalefet temsilcilerinin köylere girişini engellemek için kolluk kuvvetlerini ve idari genelgeleri baskı aracı olarak kullandıkları görülmüştü. Bugünden bakıldığında absürtlüğü apaçık olan “açık oy, gizli tasnif” uygulamasının yol açtığı şaibeler ve sandık sonuçlarına yapılan müdahaleler ise bizzat İsmet İnönü tarafından dahi sonradan “talihsizlik” olarak nitelendirilen ciddi usulsüzlüklere zemin hazırlamıştı. İktidar, söz konusu şaibelerin ayyuka çıkmasından sonra seçim sonuçlarının meşruiyetini sorgulayan muhalefetin sesini kısmak için ise bu kez sıkıyönetim yoluyla yayın yasaklarına başvurarak süreci daha da sertleştirmişti.

Celal Bayar ve Adnan Menderes (1950)

“Yeter! Söz Milletindir”

Demokrat Parti’nin kuruluşu ve kısa sürede yakaladığı yükseliş, partinin yalnızca bir siyasi örgütlenme olmanın ötesine geçerek geniş bir toplumsal dalgayı arkasına alabilmesinden kaynaklanmaktadır. O güne kadar kurulan partiler çoğunlukla yönetici kadroların kendi iç hareketlerinin ürünü iken, Demokrat Parti’nin ortaya çıkışı ise yönetici kadronun bir kısmının halkla el ele vermesiyle gerçekleşmiştir. Bu yönüyle DP “resmi ideoloji” ve “vesayetçi bürokratik yapı” karşısında çevre güçlerin ve geniş halk kitlelerinin merkeze taşınması sürecinin başlangıcı olmuştu. “Yeter! Söz Milletindir” sloganı ise bu talebin en yalın ve en güçlü ifadesi olarak öne çıkmıştı.

Sözün özü, DP’nin yürüttüğü mücadele o güne dek hor görülen geniş halk kitlelerinin tercihlerinin belirleyici olduğu bir siyasal düzene geçiş arayışının ürünüydü. Demokrat Parti, demokrasiyi millî iradenin tartışılmaz üstünlüğü olarak yorumlamış, bürokratik vesayete karşı sandıktan çıkan iradeyi tek meşruiyet kaynağı olarak kabul etmişti. Bu süreçte DP, Tek Parti döneminin baskılarından bunalan köylülerden ticaret burjuvazisine, dindar kesimlerden liberallere kadar uzanan geniş ve heterojen bir toplumsal koalisyonu aynı siyasal zemin etrafında toplamayı başarmıştı.

Kısacası, Demokrat Parti’nin 7 Ocak 1946’daki kuruluşu Türk siyasi tarihinin en kritik dönemeçlerinden birini teşkil etmektedir. Bu adım, toplumun kendi kaderini tayin etme hakkını yani kuruluş kodlarında yer alan “hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu” ilkesinin kâğıt üzerinden pratiğe taşıma iradesinin sonucuydu. Demokrat Parti her siyasi harekette bulunması kaçınılmaz olan eksik ve yanlışları bir yana, kuruluşundaki güçlü “millî irade” vurgusu ve geniş kitleleri siyasetin aktif öznesi hâline getirerek elitlerin vesayetini delme yolunda bir adım olan başarısıyla Türk siyasi hayatında silinmesi mümkün olmayan bir iz bırakmıştı. Bu yönüyle DP, 7 Ocak 1946 tarihinde yani tam seksen yıl evvel, demokrasinin kurumsallaşması yolunda geri dönülmesi zor bir kapıyı aralarken Türkiye’nin “kapalı devre” bir rejimden rekabetçi siyasete doğru evrilmesinin hikâyesini başlatmıştı.