Vesîletü’n-Necât ve Mevlid geleneği

Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı, asırların imbiğinden süzülüp gelen bir aşk beyannamesidir. Süleyman Çelebi’nin vasiyeti niteliğindeki bu eser, son nefesimize kadar gönüllerimizde yankılanmaya, bizi “oddan necat” bulmaya (ateşten kurtulmaya) davet etmeye devam edecektir. Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Ramazan Altıntaş yazdı.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

İslam medeniyeti, sadece hukuki kaideler ve fıkhi hükümler üzerine değil, aynı zamanda derin bir muhabbet ve estetik anlayış üzerine inşa edilmiştir. Bu muhabbetin merkezinde ise şüphesiz Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (sav) yer alır. Müslüman toplumların Peygamber sevgisini ifade etme biçimlerinden en köklü ve tesirli olanı ise “Mevlid” geleneğidir. Özellikle Anadolu coğrafyasında ve Osmanlı bakiyesi topraklarda Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât (Kurtuluş Vesilesi) adlı eseriyle özdeşleşen bu gelenek, yalnızca edebi bir merasim değil, aynı zamanda İslam’ın temel akidelerinin şiirsel bir dille halkın kalbine nakşedilmesidir.

MEVLİD KAVRAMI VE EDEBİ TÜR OLARAK GELİŞİMİ

Arapça “ve-le-de” kökünden türeyen mevlid, kelime anlamı itibarıyla “doğum zamanı ve doğum yeri” manalarına gelir. Istılahta ise Hz. Peygamber’in doğumunu, hayatını, mucizelerini ve vefatını konu alan eserleri ve bu eserlerin okunduğu merasimleri ifade eder. İslam tarihinde Peygamber Efendimizi anlatan pek çok tür ortaya çıkmıştır. Siyer kitapları O’nun hayatını kronolojik ve tarihi bir gerçeklikle ele alırken, Na’t-ı Şerifler O’na duyulan özlemi ve övgüyü dile getirmiştir. Mevlid ise bu iki türün arasında duran hem tarihi bilgiyi hem de lirik bir coşkuyu barındıran müstesna bir türdür. Bu eserler, halkın Hz. Peygamber’e olan sevgisini diri tutan birer «popüler siyer» işlevi görmüştür.

SÜLEYMAN ÇELEBİ VE VESÎLETÜ’N-NECÂT: BİR İMAN MANİFESTOSU

15. yüzyılın başlarında, Osmanlı Devleti’nin Fetret Devri gibi sancılı bir dönemden geçtiği yıllarda kaleme alınan Vesîletü’n-Necât, sıradan bir şiir kitabı değildir. Süleyman Çelebi, bu eseri yazarken dönemin itikadi tartışmalarına ve bazı batıl inanışlara karşı ehl-i sünnet akidesini savunma amacı gütmüştür. Eserin dilinin sadeliği ve samimiyeti, onun yüzyıllar boyunca Balkanlar’dan Kafkaslar’a kadar çok geniş bir coğrafyada kabul görmesini sağlamıştır. Süleyman Çelebi’nin kullandığı dil, Osmanlı Türkçesinin en saf ve akıcı örneklerinden biridir. Eserdeki her mısra, bir yandan estetik bir zevk sunarken, diğer yandan Kur’an ve Sünnet’ten mülhem olan ilahiyat terimlerini halkın anlayabileceği bir seviyeye indirger.

İTİKADİ VE DİNİ HÜKMÜ: İBADET Mİ, KÜLTÜR MÜ?

Mevlid okumanın dini hükmü konusunda İslam âlimleri arasında geniş bir mutabakat vardır. Mevlid, “ibadet-i mersume” yani namaz, oruç veya hac gibi şekli ve şartları bizzat Allah ve Resulü tarafından belirlenmiş bir ibadet türü değildir. Hiçbir İslam âlimi, Mevlid okumanın farz veya vacip olduğunu iddia etmemiştir. Ancak bu durum, Mevlid’in dini bir değer taşımadığı anlamına gelmez. Mevlid merasimleri; Kur’an ile başlar ve Kur’an ile biter. Merasim aralarında yapılan tesbihatlar, kalbi Allah’a bağlar. Hz. Peygamber’e salat-u selam getirmek Kur’ani bir emirdir (Ahzab, 56). Mevlid bu emrin toplu halde edasına vesile olur. Şiirlerin içeriği vasıtasıyla halka temel dini bilgiler aşılanır. Bu unsurlar göz önüne alındığında, Mevlid «bid’at-ı hasene» (güzel yenilik) olarak kabul edilir. İbadet kastı gütmeksizin, sevap umarak Peygamber sevgisini tazelemek için bir araya gelmek dinen meşru ve teşvik edilen bir davranıştır.

TEVHİD VE MÜNÂCÂT: ALLAH’A İLTİCA

Süleyman Çelebi’nin eserine “Allah adın zikredelim evvela” diyerek başlaması, İslam akidesinin temeli olan Tevhid’e yapılan en güçlü vurgudur. Eser, her şeyin mutlak yaratıcısının Allah olduğunu, O’nun yardımı olmadan hiçbir işin başarıya ulaşamayacağını ilan eder. Mevlid metni içindeki münâcât bölümleri, kulun acziyetini ve Allah’ın sonsuz rahmetini dile getirir. “Aşk ile gel şimdi Allah diyelim / Derd ile göz yaş ile âh idelim” mısraları, tasavvufi bir neşveyle kalbi dünyadan koparıp Yüce Mevla’ya bağlar. Bu, sadece bir şiir okumak değil, bir «hâl» dilidir.

NÜBÜVVET ANLAYIŞI VE ŞEFAAT ARZUSU

Mevlid merasimlerinin ana teması olan “Velâdet” (doğum) bahsi, aslında bir nurun tecellisidir. Süleyman Çelebi, Peygamberimizin nurunun yaratılışın gayesi olduğunu (Nur-i Muhammedi) ehl-i sünnet çizgisi içerisinde anlatır. O’nun doğumuyla kâinatta meydana gelen olağanüstü hadiseler, mucizeler ve üstün ahlakı, müminlerin O’na olan bağlılığını pekiştirir.

SOSYAL VE PSİKOLOJİK FONKSİYONU: VAHDETİN SEMBOLÜ

Mevlid merasimleri, Müslüman toplumların toplumsal hafızasını diri tutan en önemli unsurlardan biridir. Kandil gecelerinde, düğünlerde, vefat yıldönümlerinde veya bir şükür vesilesiyle düzenlenen bu merasimler, insanları cami kubbesi altında veya hane sofralarında birleştirir. Zengin-fakir, âlim-cahil herkes aynı mısralara hüzünlenir, aynı salavatlara iştirak eder. Okuma yazma oranının düşük olduğu dönemlerde, halk dini bilgileri bu manzum eserler aracılığıyla öğrenmiştir. Dini musiki eşliğinde okunan Mevlid, insan ruhunda bir sükûnet ve huşu oluşturur.

MODERN ELEŞTİRİLERE CEVAP: MUHABBETİN MÜDAFAASI

Günümüzde bazı aşırı dışlamacı ve lafızcı dini söylemler, Mevlid okumayı “şirk” veya “dalâlet” olarak nitelendirmektedir. Ancak bu yaklaşım, İslam’ın hikmet ve estetik boyutunu göz ardı etmektedir. Hz. Peygamber zamanında sahabe-i kiramın O’nu şiirlerle övmesi, Mescid-i Nebevi’de şiir kürsülerinin kurulması (Hassân b. Sâbit örneğinde olduğu gibi), bu tür faaliyetlerin aslına dair birer delildir. Eğer Peygamberi övmek ve O’na duyulan aşkı musiki ile dile getirmek yanlış olsaydı, bizzat Efendimiz (a.s) kendisine “Talea’l-bedru aleynâ” ilahisini söyleyen Medinelileri men ederdi.

SONUÇ: YAŞAYAN BİR MİRAS

Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı, asırların imbiğinden süzülüp gelen bir aşk beyannamesidir. Bu eser, Türk-İslam kültürünün kalbidir. Mevlid merasimlerini sadece folklorik bir öge olarak görmek büyük bir hata olur. O, her mısraında tevhid inancını tazeleyen, her salavatında Hz. Peygamber’e olan sadakati pekiştiren ve müminleri bir vücudun azaları gibi birbirine bağlayan “kurucu bir metin”dir. Dine ve dindarlığa ruh katan, o dinin üzerine inşa edilen kültürdür. Mevlid geleneğini çekip almak, Müslüman toplumu mekanik bir kurallar yığınına hapsetmek demektir. Oysa bizim medeniyetimiz, Allah’ı aşkla zikreden, Peygamberi gözyaşıyla anan bir gönül medeniyetidir. Süleyman Çelebi’nin vasiyeti niteliğindeki bu eser, son nefesimize kadar gönüllerimizde yankılanmaya, bizi “oddan necat” bulmaya (ateşten kurtulmaya) davet etmeye devam edecektir.