Dr. Hacı Mehmet Boyraz/Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi
Amerika Birleşik Devletleri’nin hâlâ dünyanın en büyük askerî gücü olduğu su götürmez bir gerçek. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre ABD, geçen yıl 954 milyar dolarlık askerî harcama gerçekleştirerek küresel askerî harcamaların üçte birini tek başına yaptı. Yine SIPRI verilerine göre dünyadaki yaklaşık 12 bin nükleer savaş başlığının yüzde 45’i ABD’nin elinde bulunuyor.
Ancak bu devasa kapasite, ABD’nin küresel liderliğinde yaşanan aşınmayı durdurmaya yetmiyor. Zira küresel liderlik sadece askerî üstünlükten ibaret değil aynı zamanda uluslararası meşruiyet üretebilme, müttefikleri ortak bir düzen etrafında tutabilme ve sistemin kurallarına bağlılık gösterebilme kapasitesiyle de ilgili. Bugün ABD’nin karşı karşıya olduğu temel kriz tam olarak burada ortaya çıkıyor. Bir zamanlar serbest ticaretin, çok taraflı diplomasinin ve uluslararası hukukun en güçlü savunucusu olan ABD; bugün aynı düzenin kurumlarını hedef alıyor, kurallarını ihlal ediyor ve müttefiklerini dahi baskı yoluyla hizaya sokmaya çalışıyor.
KENDİ KURDUĞU KURUMLARDAN UZAKLAŞIYOR
Hegemon güçler normal şartlarda kendi kurdukları uluslararası kurumları terk etmezler. Çünkü bu yapılar onların nüfuzlarını genişletmelerine, tercihlerini meşrulaştırmalarına ve küresel liderliklerini sürdürmelerine aracılık eder. Buna rağmen Donald Trump yönetimi, bu yılın başında aralarında Birleşmiş Milletler ile bağlantılı kuruluşların da bulunduğu 66 uluslararası kurumdan “ABD karşıtı, gereksiz ve müsrif” oldukları gerekçesiyle ayrılma kararı aldı. Oysa söz konusu kurumlar sadece uluslararası iş birliğinin araçları değil aynı zamanda Amerikan nüfuzunun küresel ölçekte yeniden üretildiği mekanizmalardı. Haliyle ABD’nin bu yaklaşımı, kısa vadede kendisine siyasi kazanımlar sağlayabilir ancak uzun vadede uluslararası gündemi belirleme kapasitesini ve sistem üzerindeki etkisini zayıflatma riski taşıyor.
Soğuk Savaş’tan bu yana Amerikan hegemonyasının Avrupa’daki en önemli taşıyıcı sütunlarından biri olan NATO da Trump yönetiminin hedefinde yer alıyor. Trump, ittifakı sık sık ABD’nin sırtındaki bir yük olarak nitelendiriyor ve Avrupalı müttefiklerin Washington’un güvenlik şemsiyesinden faydalandığını fakat bunun maliyetine yeterince katlanmadıklarını savunuyor. Bu nedenle NATO üyelerinin savunma harcamalarını artırmalarını talep ederken zaman zaman ABD’nin ittifaktan çekilebileceğini dile getiriyor. Oysa NATO, ABD açısından yalnızca bir askerî ittifak değil aynı zamanda Avrupa üzerindeki nüfuzunun ve küresel liderliğinin en önemli araçlarından biri olageldi. Buna rağmen Washington, Avrupa’daki askerî varlığını azaltmaya ve bazı birliklerini geri çekmeye yönelik adımlar atıyor.
ABD’nin müttefiklerini baskıyla hizaya sokmaya çalışması ve Avrupa’daki angajmanını azaltması, kısa vadede bazı tavizler koparmasını sağlayabilir. Ancak uzun vadede Avrupa’daki müttefiklerini kendisinden uzaklaştırıyor ve transatlantik ittifakın geleceğine ilişkin soru işaretlerini artırıyor. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Avrupa’nın NATO’dan ayrı olarak kendi ordusunu kurması gerektiği yönündeki çağrıları ya da Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Avrupa’nın artık kendi güvenliğinin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine ilişkin açıklamaları, Avrupa’da stratejik özerklik fikrinin karşılık bulduğunu gösteriyor.
ZORBA GİBİ HAREKET EDİYOR
Bir dönem liberal uluslararası düzenin hamiliğine soyunan ABD, bugün giderek daha fazla güç siyasetine ve sert güç kullanımına yöneliyor. Yakın zamanda Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırması ya da İsrail’le beraber İran’a karşı savaşması bunun somut örnekleri arasında yer alıyor. Bundan daha dikkat çekici olansa ABD’nin tehdit dilini sadece rakiplerine karşı değil müttefiklerine karşı da kullanıyor olmasıdır. Örneğin Trump yönetimi, NATO üyelerinden Danimarka’ya bağlı Grönland üzerinde hak iddia ediyor ve Kanada’nın ABD’nin “51. eyaleti” olması gerektiğini dile getiriyor. Bir hegemonun ittifak sistemini ortak çıkarlar ve rıza temelinde yönetmesi beklenirken müttefiklerinden toprak talep eder hale gelmesi, Amerikan liderliğinin artık rızaya değil baskıya dayandığını gösteriyor. Dolayısıyla ABD, geldiği durum itibarıyla kaba kuvvetle ve illegal yöntemlerle sonuç almaya çalışan bir zorba gibi hareket ediyor. Ancak ABD’nin bu yaklaşımı, uluslararası sistemi giderek daha fazla orman kanunlarının geçerli olduğu bir düzene sürüklüyor ve Pax Americana’nın temellerini aşındırıyor.
ABD’nin uluslararası hukuk ve yargı mekanizmalarına yönelik tavrı da bu yaklaşımın bir başka boyutunu oluşturuyor. Çıkarına hizmet ettiğinde uluslararası hukuku diğer aktörlere karşı baskı aracı olarak kullanan ABD, aynı hukuk kendisini ya da vazgeçilmez müttefiklerini sınırladığında tanımama yoluna gidiyor. Bunun günümüzdeki en çarpıcı örneği ise İsrail meselesinde görülüyor. İnsan hakları ve demokrasi söylemini küresel ölçekte siyasallaştıran ABD, stratejik müttefiki İsrail’in Gazze’deki soykırımına göz yumuyor. Dahası İsrail hakkında soruşturma yürüten Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkililerine yönelik yaptırım uygulayarak uluslararası yargı mekanizmaları üzerinde baskı kurmaktan çekinmiyor. Bu durum hem ABD’nin savunduğunu iddia ettiği normlarla fiili politikaları arasındaki makası açıyor hem de küresel meşruiyetine zarar veriyor.
SERBEST TİCARETİ KISITLIYOR
Uzun yıllar boyunca doların rezerv para statüsü, Bretton Woods kurumları ve serbest ticaret rejimi üzerinden liberal ekonomik düzenin taşıyıcısı olan ABD; serbest ticaret ilkelerinden de uzaklaşıyor. Bunun yerine daha korumacı, içe dönük ve milliyetçi çizgide bir ekonomi politikası yürütüyor. Mesela Barack Obama döneminde ABD ile Avrupa Birliği arasında dünyanın en büyük serbest ticaret alanlarından birinin kurulması müzakere ediliyordu. Bugünse ABD, Avrupalı müttefiklerine karşı yüksek gümrük tarifeleri uyguluyor. Ayrıca Dünya Ticaret Örgütü’nün Temyiz Organına yeni üye atamalarını engelleyerek uluslararası ticaret sisteminin en önemli uyuşmazlık çözüm mekanizmalarından birini felç ediyor. Böylece rakiplerini sınırladığını düşünüyor. Ancak bu şekilde hareket ederek farkında olmadan kendi ekonomik liderliğinin dayandığı kurumsal temelleri zayıflatıyor.
Sonuç olarak ABD; rakiplerini sınırlandırmaya çalışırken kendi kurduğu kurumları zayıflatıyor, müttefiklerini kendinden uzaklaştırıyor ve savunduğunu iddia ettiği normları aşındırıyor. Böylece rakiplerinden önce kendi hegemonyasının dayandığı temelleri yıpratıyor. Bu yönüyle ABD, mitolojide kendi kuyruğunu yiyerek varlığını tüketen “Ouroboros”u andırıyor. Eğer ABD, kısa vadeli güç gösterilerini uzun vadeli liderliğin önüne koymaya devam ederse bugün küresel üstünlüğünü korumak adına attığı adımlar yarın Amerikan hegemonyasının çözülüşünün başlıca nedenlerinden biri olacaktır.