
Gazze’de 7 Ekim 2023 sonrasında yaşananlar çoğu zaman “savaş”, “İsrail-Hamas çatışması” ya da “İsrail’in güvenlik operasyonu” gibi kavramlarla açıklanıyor. Oysa bu dil, meselenin tarihsel derinliğini görünmez kılıyor. Çünkü Gazze’de yaşanan soykırım, 7 Ekim’le başlayan ani bir şiddet patlaması değil; 1948’den bu yana devam eden yerinden etme, işgal, kuşatma, demografik mühendislik, kültürel silme ve gündelikleştirilmiş şiddet politikasının en çıplak, en yıkıcı ve en görünür aşamasıdır.
7 EKİM’DE BAŞLAMADI
Gazze’yi anlamak için 7 Ekim’i bir “sıfır noktası” olarak almak yanıltıcıdır. Filistin meselesinin gerçek kırılma noktası 1948 Nekbe’sidir. Filistinlilerin “Büyük Felaket” olarak andığı Nekbe sırasında yaklaşık 1 milyon Filistinli zorla yerinden edilmiş, yüzlerce köy yok edilmiş ve binlerce Filistinli öldürülmüştür.
Filistin Merkezi İstatistik Kurumu’nun verilerine göre bugün dünyadaki Filistinli nüfus 15,5 milyona ulaşmıştır. Bunun yaklaşık 7,4 milyonu tarihi Filistin topraklarında, 8,1 milyonu ise diasporada yaşamaktadır. Ancak daha çarpıcı olan, Gazze’de son 2,5 yılda öldürülen Filistinlilerin sayısının, 1948 Nekbe’sinden Ekim 2023’e kadar geçen 78 yıllık dönemde öldürülen Filistinlilerin toplamını aşmış olmasıdır. Yalnızca Ekim 2023’ten bu yana on binlerce Filistinli hayatını kaybetmiş, yaklaşık 2 milyon insan yerinden edilmiş ve Gazze’nin büyük bölümü yıkılmıştır. Batı Şeria’da ise yasa dışı yerleşimci sayısı 778 bini aşmıştır.
Dolayısıyla bugün Gazze’de yaşananlar, Filistinlilerin uzun yıllardır deneyimlediği “süreğen Nekbe”nin en yıkıcı aşamalarından biridir.
SOYKIRIM HER ZAMAN BİR ANDA GERÇEKLEŞMEZ
Soykırım her zaman ani ve doğrudan kitlesel öldürme şeklinde gerçekleşmez. Bazen soykırım yavaş işler. Bazen kuşatma olarak işler. Bazen işkence etme, aç bırakma, ilaçsız bırakma, susuz bırakma, hareket alanını daraltma, toprağı parçalama, hafızayı silme, kimliği inkâr etme, mezarlıkları yıkma, üniversiteleri bombalama, çocukların geleceğini yok etme biçiminde işler. Başka bir ifadeyle soykırım yalnızca bedenlerin imhası değildir; bir halkın yaşama imkânlarının, tarihsel sürekliliğinin ve siyasal varlığının hedef alınmasıdır.
Bu açıdan bakıldığında, Filistin’de yaşananlar yalnızca savaş dönemlerinde ortaya çıkan geçici şiddet patlamaları değildir. Burada mesele, on yıllardır süren yerleşimci-sömürgeci bir işgalci yapının sistematik biçimde ürettiği yıkım düzenidir. Çünkü yerleşimci sömürgecilik yalnızca askeri operasyonlardan ibaret değildir; aynı zamanda toprağın, demografinin, hafızanın ve gündelik hayatın yeniden şekillendirilmesi, yok edilmesi sürecidir. Bu yapı, Filistinlileri yalnızca askeri bir rakip olarak değil; toprak üzerinde “fazlalık”, “engel” veya ortadan kaldırılması gereken bir nüfus olarak kodlamaktadır. Bu nedenle Filistin’deki şiddet yalnızca belirli savaşlarla açıklanamaz; çünkü burada 78 yıldır sürekli yeniden üretilen bir “ortadan kaldırma mantığı” bulunmaktadır.
Gazze özellikle 2007’den sonra adeta açık hava hapishanesine dönüştürüldü. Gıda, yakıt, ilaç ve hareket özgürlüğünün kısıtlanması, milyonlarca insanı yıllardır sistematik kuşatma altında yaşamaya mahkûm etti. Bu nedenle 7 Ekim sonrasında yaşananları yalnızca bir saldırıya verilmiş askeri karşılık gibi sunmak büyük bir tarihsel çarpıtmadır.
TOPRAK PARÇASINDAN ÖTE İSLAM MEDENİYETİNİN HAFIZASI
Filistin’de yaşanan süreç aynı zamanda toprağın “boş” veya “kurtarılacak” bir alan gibi sunulması üzerinden işlemektedir. Oysa Filistin toprakları terra nullius, yani “sahipsiz toprak” değildir. Filistin ve Kudüs, bin yılı aşkın süredir İslam medeniyetinin en önemli merkezlerinden biridir. Buna rağmen Filistinlilerin tarihsel varlığı görünmez kılınmakta; köy isimleri değiştirilmekte, coğrafya yeniden adlandırılmakta ve Kudüs demografik olarak dönüştürülmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca coğrafi değil; hafızanın, dilin ve tarihin de işgalidir.
Bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda sorduğu “İsrail’in sınırları neresidir?” sorusu bugün çok daha anlamlı hale gelmektedir. Çünkü ortada yalnızca belirli sınırlarla tanımlı bir devlet değil; işgali ve askerî kontrolü sürekli genişleten bir yapı bulunmaktadır. Gazze’ye insani yardım ulaştırmaya çalışan girişimlerin engellenmesi ve yardım koridorlarının kapatılması da bu kuşatma rejiminin parçasıdır.
GAZZE: SÜREĞEN NEKBE’NİN EN GÖRÜNÜR AŞAMASI
Sonuçta Gazze’de yaşananlar, 7 Ekim sonrasında başlamış münferit bir savaş değildir. Bu, 1948 Nekbe’sinden beri devam eden süreğen bir imha siyasetinin bugünkü aşamasıdır. Dün köylerin boşaltılması ve insanların sürülmesiyle işleyen mantık, bugün Gazze’de mahallelerin, hastanelerin, okulların ve yaşam alanlarının yok edilmesiyle sürmektedir. Dün Filistin halkının varlığı inkâr ediliyordu; bugün Filistinli siviller “terör altyapısı” içinde eritilerek görünmez kılınıyor. Dün toprak boşaltılıyordu; bugün yaşamın kendisi imkânsız hale getiriliyor.
Ateşkese rağmen İsrail, Gazze ve Lübnan’daki işgalini genişletmeye, saldırılarını sürdürmeye ve soykırıma devam etmektedir. Gazze’ye insani yardım ulaştırmaya çalışan Küresel Sumud Filosu’nun engellenmesi ve aktivistlerin hukuk dışı biçimde gözaltına alınması da bu kuşatma ve cezasızlık rejiminin yeni örneklerinden biridir.
Bu nedenle mesele yalnızca Netanyahu ya da Ben-Gvir gibi isimlerin politikaları değildir. Asıl sorun, işgali, kuşatmayı ve Gazze’deki soykırımı destekleyen daha geniş bir siyasal ve toplumsal yapının varlığıdır. Netanyahu, aynı zamanda İsrail’de giderek hâkim hâle gelen işgalci, yayılmacı ve soykırımcı anlayışın siyasal bir ifadesidir.
Bugün Gazze’de yıkılan yalnızca binalar değildir. Uluslararası hukukun inandırıcılığı, Batı’nın insan hakları söylemi ve “bir daha asla” vaadi de Gazze’nin enkazı altında kalmaktadır. Mevcut uluslararası düzen adeta “eski olanın öldüğü, yeninin ise henüz doğamadığı” tarihsel bir kriz anından geçmektedir. Gazze ise bu krizin en çıplak aynasıdır. Ve belki de bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Dünya Gazze’de yalnızca bir savaş mı görüyor, yoksa 1948’den beri devam eden zamana yayılmış bir soykırımın en görünür aşamasına mı tanıklık ediyor?






