Bir jeopolitik kader: İran

Fotoğraf: Arşiv

Elif Yıldız Yüce - Tarihçi/Araştırmacı

Orta Doğu! Bitmeyen krizler ve değişen siyasi dengeler...

İnsanlığın şafağından bugüne büyük güçlerin uğruna savaştığı cazibesi kadar bedelinin de ağır olduğu bir coğrafya. Hem medeniyetlerin beşiği hem de hesaplaşmaların…

Sınırlarının bir cetvelle çizildiği ancak acıların hiçbir haritaya sığmadığı, tarih, coğrafya, siyaset ve diplomasinin iç içe geçtiği o efsunlu bölge. Küresel güçlerin yalnızca yönetmeyi istedikleri değil aynı zamanda kontrol altında tutmak istemeleriyle hiçbir zaman sadece bölge ülkelerinin kaderiyle sınırlı kalmayan; belki de küresel sistem içerisinde de en hassas kırılma noktalarından biri hâline gelen bir coğrafya, küresel bir satranç…

Ve Orta Doğu’nun kalbindeki İran… Resmî dilinin Farsça olduğu İran, sadece jeopolitik konumuyla değil tarihsel derinliğiyle de oldukça öneme sahip bir ülke. Peki İran’ı bu kadar önemli kılan ne?

MIKNATIS ETKİSİ

İran’ı anlamak, onun coğrafyasına bakmaktan geçer. Hazar Denizi, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı ile çevrili olması onu stratejik bir noktaya taşımıştır. Elbette Türkistan, Kafkasya ve Orta Doğu’nun kesişme noktasında yer almasının yanı sıra ticaret güzergâhları, enerji hatları üzerinde bulunmasıyla da devamlı bir kuşatılma hissi yaşamakta bu da güvenlik kaygısını ön plana çıkarmaktadır. Krizlerin dışında kalan bir ülke olmadığı gibi krizlerin yönünün bazen kendisine çevrildiği bir aktördür de.

O hâlde diyebiliriz ki küresel güçleri cezbeden coğrafi özellikleri bir mıknatıs etkisi yaratırken İran’da bitmek bilmeyen bir beka refleksini de beraberinde getirmiştir.

PERS SATRANCI MI DEVRİM MUHAFIZLIĞI MI?

Dış Politikada Strategic Depth yani Stratejik Derinlik olarak karşılaştığımız bu kavram, özünde ülke topraklarının çok ötesinde bir savunma arzusuna dayanır. Daha en kadim devirlerden itibaren yani Ahamenişler’den, Sasaniler’e Safeviler’den günümüze evet İran İslam Cumhuriyeti’ne kadar uzanan süreçte, devlet fikri ve merkezî otorite güçlü bir şekilde korunmaya çalışılmıştır. Özellikle 1979 İslam Devrimi siyasi hafızada bir kopuşu değil yeni bir ideolojiyi ortaya çıkmıştır. Tam da bu noktada Lübnan’dan Yemen’e uzanan ve “Şii Hilali” olarak adlandırılan ideoloji Tahran’da nüfuz alanının temel motivasyonunu oluşturmuştur.

Çok kutuplu dünya düzeni tartışmaları sürerken İran, Batı ya da Avrupa merkezli sisteme her ne kadar mesafeli bir duruş sergilese de bugün sistem dışında kalmamayı amaçlamaktadır. Rusya ve Çin ile geliştirilen siyasi ilişkiler İran’a ekonomik ve diplomatik manevra alanı açtığı gibi, nükleer program da bir silahlanma yarışının ötesinde gerek egemenlik gerekse caydırıcılık aracı olarak okunmaktadır. İran açısından bu durum, varlık veya yokluk meselesinden çok, pazarlık gücünün bir parçası olarak da yorumlanabilir. Diğer yandan Şii Hilali olarak adlandırılan genişleme arzusunun bedeli İran’a gittikçe maliyetli olmaya başlamıştır.

Tarih boyunca dış müdahalelere maruz kalması, yeni bir strateji geliştirmesini olanaklı kılmış ve uluslararası arenada artık stratejik yalnızlık hissiyle hareket etmeye başlamıştır. Bu hissiyat, Tahran’ı kendi silah sanayisini geliştirmeye ve asimetrik kapasiteler yani vekil güçler üzerinden bir güvenlik bariyeri örmeye kadar itmiştir.

TAHRAN BÖLGESEL KADERİN EŞİĞİNDE Mİ?

Orta Doğu’yu anlamak isteyen herkes için İran’ı doğru okumak bir tercih değil, zorunluluktur.

Bu cazibeli ama acımasız coğrafyada İran kadim bir geçmişe sahip olmanın gururunu yaşarken devrim sonrası gelen bir rejimin siyasi maliyetini de omuzlarında taşımaya devam ediyor. Siyasi ambargolar altında dünyanın en büyük doğal gaz ve petrol yataklarına sahip ülkelerden biri olması her ne kadar bir dayanak sağlasa da bir de nükleer müzakerelerin belirsizliği, ekonomik yaptırımların toplum üzerindeki yıkıcı etkisi ve bölgesel nüfuz rekabetleri İran’ı nihayetinde büyük bir yol ayrımına kadar getirdi. Bu sepele İran’ı yalnızca yaptırımlar, protestolar ya da nükleer başlıklar üzerinden okumak yanlıştır zira bu büyük resmi kaçırmak anlamına gelir.

Bugün ideolojileri ve yaptırımları arasında sıkışmış olan İran, direnme ve hayatta kalma arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. Gelecek, bu ağır bedelleri bir tarafa bırakıp masaya oturanların mı olacak yoksa eski hesaplaşmaların gölgesinde mi kalacak? Müzakere masasına oturması her ne kadar kaçınılmaz görünse de bu soruların cevabı belirsizliğini hâlâ korumakta. Belirsizlikler içerisinde olmasına rağmen yaşanacak her bir gelişme ise Türkiye başta olmak üzere bölgesel istikrarın seyrini kuşkusuz değiştirecektir.