Prof. Dr. Celalettin Yanık/Bursa Uludağ Üniversitesi
Son günlerde, gazetelerde ve haber sitelerinde, İngiltere, Avustralya, Birleşik Arap Emirlikleri’nin yanı sıra ülkemizde de 16 yaş altı gençlerin sosyal medya ve internet kullanımlarına dair hukuki kısıtlamalar, hatta tam yasaklar getirilmesi hakkında radikal kararlar alınmasıyla ilgili birtakım haberler okuyoruz. Kamusal tartışma platformları bu hamleyi, her zamanki sığlıkla “bireysel özgürlükler ile kamusal güvenlik/sağlık” arasındaki klasik bir terazi sorunu olarak ele alıyor. Hâlbuki karşımızda ne basit bir pedagojik kaygı ne de eski usul bir asayiş refleksi söz konusu. Yüzleştiğimiz manzara ise şu: küresel tekno-kapitalist oligopoller ile ulus-devletler arasında patlak veren derin bir öznellik ve hâkimiyet savaşı.
Bu hamleleri liberal bir dille bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması anlamında okumak, modern entelektüelin düştüğü en büyük illüzyondur. Bu illüzyonu ortadan kaldırmak adına sorulması gereken ilk soru şudur: Algoritmaların, nöro-biyolojik dopamin döngüleriyle esir aldığı, iradesi/muhakemesi felç edilmiş ve dikkat süresi birkaç saniyeye indirilmiş bir ergenin ekran karşısındaki varlığı bir özgürlük müdür, yoksa tarihin en kusursuz “dijital kolonyalizminin gönüllü kölelik” biçimi mi?
KÜRESEL TEKNO-FEODALİZM VE DEVLETİN HAKİMİYET PRATİĞİ
Ulus-devletler inşa edildiği ilk andan günümüze, inşa edilen bu varlığın korunması ve makbul vatandaşının imali için bazı ideolojik cihazlar (okul, aile, kışla, medya) kullanıldı. Genç zihinlerin hangi değerlerle donanacağını, nasıl bir dil konuşacağını ve neye inanacağını devletin kurumsal mekanizmaları belirledi. Günümüzde ise devletler, hâkimiyet alanlarının sınırları içerisindeki en stratejik öğeyi, yani genç zihinleri, kendisi tarafından üretil(e)meyen yabancı menşeli algoritmaların işgaline uğratmış durumda.
Yabancı bir algoritma, bir ülkenin 14 yaşındaki çocuğunu kendi devletinden, okulundan ve ailesinden neredeyse daha iyi tanıyor. Söz konusu gençlerin zaaflarını, arzularını ve bilişsel haritasını yönetir hale geldi. İngiltere’nin ya da ülkemizin sosyal medyayı yasaklama refleksi, bu yüzden masum bir korumacılık değil, aksine bir “hâkimiyet pratiğidir.” Devletler, “Benim eğitemediğim, dönüştüremediğim ve sosyalleştiremediğim nesilleri küresel veri madencileri yönetiyor” gerçeğiyle yüzleşmiş ve sınırlarını bu psikopolitik işgale karşı muhafaza etmeye çalışmaktadır.
NEIL POSTMAN HAKLI ÇIKTI
Meseleyi, ailelerin çocuklarını kontrol etme kapasitesinin zayıflaması olarak kodlamak da sosyolojik anlamdaki körlüğün bir başka tezahürüdür. Ailelerin gücü azalmadı, maalesef aile, bir kurum olarak içeriden çöktü. Çünkü bugün çocukları ekrandan uzak tutmasını beklediğimiz anne-babalar da benzer dijital afyonun, hatta sonsuz kaydırma döngüsünün müptelası haline geldiler. Yetişkinin yetişkinliğini, dolayısıyla örneklik vasfını kaybettiği bir vasatta, ailenin koruyucu kalkanı kendiliğinden erimiştir.
Medya teorisyeni Neil Postman, daha internetin emekleme döneminde yazdığı Çocukluğun Yok Oluşu adlı kitabında bizleri derinden sarsan şu cümleleri serdetmişti: Televizyon, yetişkin dünyasının sırlarını (şiddet, cinsellik, hırs) çocukların dünyasına paldır küldür sokarak “çocukluk” denen tarihsel ve sosyolojik kategoriyi imha ediyordu.
Sosyal medya bu imha sürecinin nihayete ermesinde en önemli aşamayı teşkil ediyor. Çünkü algoritmik evrende artık “çocuk” yok, sadece yaşı küçük, manipüle edilmeye açık “hiper-tüketiciler” var. Tefekkürün, derinleşmenin, sıkılmanın ve dolayısıyla zihni melekeleri geliştirmenin en saf ve açık dimağ dönemi anlamındaki o korunaklı çocukluk dönemi, sistem tarafından tamamen iptal edildi. Çocuk, artık sistemin ham maddesi haline getirildi.
“PROMPTER ÇOCUKLAR” VE TEFEKKÜRÜN TASFİYESİ
Sosyal medya mecralarının her biri, günümüzde gençler için bir içerik üretim veya kendini gerçekleştirme mekânı değil. Bu mecralar, daha çok, küresel veri baronlarının kurduğu birer dijital maden haline dönüştü. Gençler bu madende hem işçi, yani birer veri üreticisi hem de tüketicidir. Sistem, insanı kendi kelimelerinden, kendi dilinden kopararak onu algoritmaların sunduğu hazır şablonların, müziklerin ve görsel efektlerin “kâtibi” haline getirmektedir. Yapay zekâ karşısında narsist illüzyona kapılan bir yetişkine benzer şekilde, sosyal medyadaki çocuk da “beğeni” aldıkça özgürleştiğini sanmakta, oysa her tıkla kendi zihinsel hücre duvarlarını biraz daha örmektedir.
Devletlerin yasaklama ya da kısıtlama hamleleri, bu şekilde düşünüldüğünde bir özgürlük gaspı değildir. Bilakis bu eylem biçimi küresel şirketlerin “zihin veya dijital kolonyalizm”ine karşı çekilmiş geç kalmış bir settir. Ancak bu noktada göz ardı edilmemesi gereken radikal gerçek şudur: Sadece yasaklamak ve dijital sınırları kapatmak nihai bir çözüm üretmez. Çünkü nihai analizde bu bir çözüm değildir. Dijital ekranı kapattığınızda, o çocuğun önüne sahici bir dünya, mahalle, oyun, doğa, kelimeler ve en önemlisi sahici bir tefekkür iklimi koyamıyorsanız, devletin koruyucu refleksi, çocukların VPN kodlarıyla deleceği basit bir bürokratik engelden öteye geçemez.
ZİHİN SINIRLARINI KORUMAK
Türkiye gibi kendi medeniyet iddiası olan ülkeler, Batı’daki bu yasaklama tartışmalarını sadece bir “Avrupa mevzuatı” olarak izleme lüksüne sahip değildir. Dijital kolonyalizm, sınır kapılarından değil, ceplerimizdeki ekranlardan sızmaktadır.
Şayet bu gidişata sosyolojik, felsefi ve hukuki bir şerh düşmeyeceksek, geleceğin dünyasında hâkimiyet, meclis binalarında veya askeri karargâhlarda değil, gençlerin zihinlerini hangi algoritmanın yönettiğinde aranacaktır. Çocuklarımızı küresel veri pazarının birer nesnesi olmaktan kurtarmanın yolu, liberal özgürlük masallarına teslim olmadan, insanın fıtratını ve zihnini koruyacak yerli, bağımsız ve kuşatıcı bir dijital hâkimiyet politikasını devreye sokmaktır. Savaş artık topraklarda değil, zihinlerde verilmektedir ve bu savaşın ilk kurbanları çocukluğumuzdur.