İsrafın küresel ölçeği ve ülkemiz

Bir yandan israfın yanlış olduğu söylenirken, diğer yandan tüketimin sürekli körüklendiği bir sistem, bireyi çelişkili bir ahlaki pozisyona iter. Zamanla bu çelişki, duyarsızlıkla aşılmakta ve israf sıradanlaşmaktadır.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım

Mahmut Özer - Eski Millî Eğitim Bakanı

Günümüzde israf küresel ölçekte önemli bir sorun olarak önümüzde duruyor. Elbette israfın en çok göze çarpan boyutu genellikle gıda israfı ile ilgili olarak gündeme geliyor. Örneğin Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerine göre dünyada her yıl yaklaşık 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor. Bu miktar, küresel gıda üretiminin yaklaşık üçte birine karşılık geliyor. FAO’nun hesaplamalarına göre bu israfın yıllık ekonomik maliyeti 1 trilyon doların üzerindedir. Dünyada yaklaşık 800 milyon insanın yeterli gıdaya erişemediği düşünüldüğünde, küresel eşitsizliklerin ne kadar çarpıcı bir hâl aldığı açıkça görülüyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2021 tarihli Gıda İsrafı Endeksi Raporu’na göre küresel gıda israfının yaklaşık yüzde 61’i hane halkı düzeyinde, yüzde 26’sı gıda hizmetleri sektöründe, yüzde 13’ü ise perakende aşamasında gerçekleşiyor. Bu veri önemli. Çünkü sorun oldukça kapsamlı olup bireylerden kurumlara kadar yaygın bir davranışa işaret etmektedir. Diğer taraftan israf, çevresel etkileri bakımından da önemli maliyetler üretiyor. FAO ve UNEP verileri birlikte değerlendirildiğinde, küresel sera gazı salınımlarının yaklaşık yüzde 8 ila 10’unun gıda israfı ve kayıplarından kaynaklandığı görülüyor. İsraf edilen her ürün, yalnızca çöpe giden bir ürün değil; boşa harcanan su, enerji, gübre, toprak ve insan emeği anlamına geliyor. Bu bağlamda israfın çevre maliyeti de oldukça derin ve karmaşık. Örneğin FAO verilerine göre, dünya genelinde tarım için kullanılan suyun yaklaşık yüzde 24’ü, nihai olarak israf edilen gıdalar için tüketiliyor.

SU STRESİ SINIRINDAYIZ

Türkiye’ye bakıldığında tablo küresel eğilimlerden bağımsız değil. Çeşitli akademik çalışmalar ve kamu verileri, Türkiye’de yılda yaklaşık 19–20 milyon ton gıdanın israf edildiğine işaret ediyor. TÜİK verileri ve Tarım ve Orman Bakanlığı’nın çalışmaları, israfın özellikle ekmek, sebze ve meyve grubunda yoğunlaştığını ortaya koyuyor. Günde milyonlarca ekmek tüketilmeden çöpe gidiyor. Su israfı ise çok daha kritik bir boyuta sahip. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ve çeşitli araştırma raporları, Türkiye’nin kişi başı yıllık kullanılabilir su miktarının 1.300 metreküp civarına gerilediğini ve ülkenin su stresi sınırında bulunduğunu gösteriyor. Buna rağmen özellikle tarımda vahşi sulama yöntemleri, şehirlerde kontrolsüz tüketim ve verimliliği düşüren tarım uygulamaları nedeniyle ciddi miktarda su israf ediliyor. Tarım sektörünün Türkiye’de toplam su kullanımının yaklaşık yüzde 70’ini oluşturduğu dikkate alındığında, buradaki verimsizlik doğrudan gıda güvenliğiyle bağlantılı hâle geliyor.

ELEKTRONİK ATIKLAR CİDDİ RİSKLER BARINDIRIYOR

İsraf meselesi sadece gıda ile de sınırlı değil. Elektronik atıklar, hızla büyüyen bir başka sorun alanını oluşturuyor. Birleşmiş Milletler’in Küresel E-Atık İzleme Raporu’na göre dünyada her yıl 50 milyon tonun üzerinde elektronik atık üretiliyor ve bunun yalnızca yaklaşık yüzde 17’si geri dönüştürülebiliyor. Türkiye’de ise yıllık elektronik atık miktarı 1 milyon tonun üzerine çıkmış durumda. Bu atıkların önemli bir bölümü ağır metaller ve toksik maddeler içerdiği için hem çevre hem de insan sağlığı açısından ciddi riskler barındırıyor.

TOPLUMA KARŞI DUYULAN SORUMLULUK HİSSİ ZAYIFLIYOR

Gelinen noktada, toplumsal adaletsizlikleri kalıcı hâle getiren, ekonomik büyümeyi aşındıran ve çevresel kırılganlıkları derinleştiren bu sorunu ciddiyetle ele almadığımız sürece, geleceğe dair pek çok başlıkta benzer tıkanmalarla karşılaşmamız kaçınılmaz görünüyor. Sorun çok boyutlu olduğu gibi, sorunun yol açtığı etkiler de çok boyutlu. Bu nedenle, israfı yalnızca yanlış alışkanlıklar ya da yetersiz bilinçle açıklamak, sorunun neden bu kadar yaygın ve kalıcı hâle geldiğini anlamaya yetmiyor. Asıl mesele, modern yaşam tarzının birey ile toplum, tüketim ile sorumluluk arasındaki bağı sistematik biçimde zayıflatmış olmasıdır. Bu noktada sorunun kültürel ve ahlaki arka planına bakmadan yapılacak her değerlendirme eksik kalacaktır. Bu çerçevede örneğin, Richard Sennett modern toplum yapısında özellikle kamusal insanın çöküşü üzerine yaptığı tespitlerde, bireyin kamusal alana karşı duyduğu sorumluluk hissinin giderek zayıfladığını vurgulamaktadır. Sennett’e göre modern kapitalist düzen, bireyi uzun vadeli bağlardan, sorumluluk duygusundan ve başkalarıyla kurduğu sorumluluk temelli ilişkilerden koparmaktadır. Bu kopuş, yalnızca siyaseti ya da çalışma hayatını değil, gündelik tüketim pratiklerini de doğrudan etkilemektedir.

HAZA VE HIZA DAYALI TÜKETİCİ PROFİLİ

Sorumluluk temelli kamusal insanın yerini, anlık haz, hız ve sürekli tüketmeye dayalı bir tüketici profili aldığında, israf neredeyse kaçınılmaz bir sonuç hâline gelmektedir. Çünkü bu yeni yaşam tarzında kullanılan nesneler, gıdalar ya da kaynaklar, bir emek zincirinin ve kamusal değerin ürünü olarak değil; kolayca erişilen, satın alınan ve kolayca vazgeçilebilen tüketim araçları olarak görülmektedir. Böyle bir zeminde ihtiyaç ile arzu arasındaki sınır bulanıklaşmakta; fazlalık normalleşmekte ve israf görünmez hâle gelmektedir. Bu kültürel dönüşüm, ekonomik sistem tarafından da sürekli beslenmektedir. Modern üretim ve pazarlama düzeni, hızlı tüketimi ve sık yenilenmeyi teşvik etmektedir. Planlı eskitme, agresif reklam stratejileri ve sürekli daha yenisi fikri, hem maddi ürünlerde hem de gıdada israfı yapısal bir unsur hâline getirmektedir. Bireylerin bu döngüye direnmesi ise maalesef giderek zorlaşmaktadır.

ÜRETİM SÜRECİ GÖRÜNMEZ OLDU

Bir diğer önemli faktör, üretim ile tüketim arasındaki mesafenin artmasıdır. İnsanlar artık tükettikleri ürünlerin nasıl, nerede ve hangi koşullarda üretildiğini büyük ölçüde bilmemektedir. Tarımsal üretim süreçlerinden kopuş, gıdanın yalnızca raftaki bir meta olarak algılanmasına yol açmaktadır. Üretim süreci görünmez hâle geldikçe, emeğe ve kaynağa duyulan saygı da zayıflamaktadır. Sonuç olarak israf, tek başına bireyin hatası ya da bilgisizliği değildir. Sorumluluk temelli kamusal insanın geri çekildiği, tüketimin bir yaşam tarzı hâline geldiği, üretim süreçlerinin görünmez olduğu ve kurumsal eş güdümün zayıfladığı bir düzende israf, neredeyse sistemin doğal çıktısıdır. Bu nedenle çözüm de yalnızca bireye çağrı yaparak değil; kamusal sorumluluğu yeniden inşa eden, tüketimi yeniden tanımlayan ve ortak kaynak bilincini merkeze alan çok boyutlu bir dönüşümle mümkün olacaktır.

LİSAN-I HAL LİSAN-I KAL’DEN ENTAK OLDU

Bizdeki duruma gelince, ülkemiz tarihsel ve kültürel olarak israfın açık biçimde mahkûm edildiği bir değerler dünyasına sahip olmasına rağmen benzer davranış eğiliminin yaygınlığı oldukça dikkat çekicidir. İslam düşüncesinde israf yalnızca ahlaki bir zaaf değil; hukuki, toplumsal ve iktisadi sonuçları olan bir davranış olarak ele alınır. Daha önemlisi, bu yaklaşım israfı dar anlamda çöpe atma ile sınırlamaz. Tüketimin kendisi, ihtiyaç kavramı ile sıkı bir ilişki içinde tanımlanır. İhtiyacın ötesine geçen her tüketim, fiilen israf olarak değerlendirilir. Bu, modern kapitalist tüketim anlayışından kökten farklı bir çerçevedir. Hal böyleyken, bugün ülkemizde israfın yaygınlaşması basit bir çelişki değil, üzerinde düşünmemiz gereken derin bir toplumsal dönüşümün yüzeydeki semptomudur.

Öncelikle, değerlerin bilinmesi ile değerlerin yaşanması arasındaki kopuşa dikkat etmemiz gerekiyor. Toplum, normatif düzeyde hâlâ israfı yanlış, ayıp ya da günah olarak tanımlamasına rağmen pratik düzeyde tüketim davranışları aksi yönde gerçekleşmektedir. Değerlerin tamamen terk edilmesinden ziyade, değerlerin gündelik hayatta davranışlara yansımadığı görülmektedir. Yani sorun, değerlerin yokluğundan ziyade bireysel ve nihayetinde toplumsal düzlemde davranışı yönlendirme gücünü kaybetmesidir. İsraf karşıtlığı güçlü bir söylem olarak varlığını sürdürse de bu söylem çoğu zaman üretim, planlama, şehirleşme, tarım, enerji ve tüketim politikalarıyla desteklenen ve kontrol edilen bir bağlam oluşturmamaktadır. Dolayısıyla, ahlaki dil sembolik düzeyde kalmaktadır. Nihayetinde değerler gündelik hayatı düzenleyen somut mekanizmalara dönüşmediğinde, çoğu kez ahlaki bir hatırlatma olmaktan öteye geçememektedir. Bu durumda da lisan-ı hal, lisan-ı kal’den entak olmaktadır!

Diğer taraftan, ihtiyaç kavramı da dönüşmüştür. Geleneksel İslam ahlakında ihtiyaç; hayatı sürdürebilmek, onuru koruyabilmek ve toplumsal dengeyi bozmayacak ölçüde yaşamı devam ettirebilmekle ilişkili iken, modern tüketim toplumunda ise ihtiyaç Sennett’in de vurguladığı gibi, büyük ölçüde arzularla, statü göstergeleriyle ve karşılaştırmalı yaşam biçimleriyle yeniden tanımlanmıştır. Sahip olmamak eksiklik, daha az tüketmek gerilik gibi kodlanmaktadır. Böyle bir ortamda israf, ahlaki bir sorun olmaktan çıkmakta, normalleşmiş bir yaşam pratiğine dönüşmektedir.

İSRAFTAN KURTULMAK MÜMKÜN MÜ?

En önemlisi, sorumluluğun bireysel ve kamusal bağlamdan kopartılmış olmasıdır. Geleneksel toplumda israf yalnızca bireyin kendisiyle ilgili bir mesele de değildir; aileyi, mahalleyi, toplumu ve nihayetinde kamuyu ilgilendiren bir davranıştır. Modern toplumda ise tüketim, yukarıda da değindiğimiz gibi sorumluluktan kopartılmış bir kişisel tercih alanına sıkıştırılmıştır. Tüketimi sürekli teşvik eden, büyümeyi harcama üzerinden ölçen, tasarrufu ve ölçülülüğü ödüllendirmeyen bir ekonomik düzende, bireylerden değerlerine uygun davranmasını beklemek giderek zorlaşmakta, sadece bir dilek ve temenniye indirgenmektedir. Bir yandan israfın yanlış olduğu söylenirken, diğer yandan tüketimin sürekli körüklendiği bir sistem, bireyi çelişkili bir ahlaki pozisyona iter. Zamanla bu çelişki, duyarsızlıkla aşılmakta ve israf sıradanlaşmaktadır.

Bu nedenle Türkiye’de israfın yaygınlaşmasını, değerlerin hâlâ kabul edildiği fakat davranışları yönlendirecek bireysel, kurumsal, kültürel ve ekonomik zeminini giderek kaybettiğine dair erken bir uyarı olarak okumamız gerekiyor. Her alanda benzer uyarılarla karşılaşmaktayız. Dolayısıyla, buradan çıkış, yalnızca bireylere israf etmeyin çağrısı yapmakla mümkün değildir. İhtiyaç kavramını yeniden düşünmemiz, tüketimi ahlaki ve kamusal bir mesele olarak yeniden tanımlamamız ve değerleri soyut bir söylem olmaktan çıkartıp gündelik hayatın düzenleyici ilkeleri hâline getirmemiz gerekiyor. Aksi hâlde, israf karşıtı güçlü bir kültürel mirasa sahip olmak, pratikte israfın yaygınlaşmasını engellemeye yetmeyecektir.