Prof. Dr. İsmail Şahin / Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi Başkanı
Dünya günümüzde, küresel risklerin ölçek, karşılıklı bağımlılık ve hız açısından ivme kazandığı bir rekabet çağına girmiş durumdadır. Küreselleşmenin derinleşmesi, çok kutuplu güç mücadelesinin artması, teknolojik dönüşümün hızlanması ve iklim, salgın, enerji ve güvenlik krizlerinin sınır tanımaması, devletleri daha kırılgan ve birbirine bağımlı hâle getirmiştir. Bu gerçeklik risklerin daha hızlı yayılmasına, birbirini tetiklemesine ve rekabetin her alana taşınmasına yol açmaktadır.
Küresel ve bölgesel ölçekte gittikçe şiddetlenen rekabet ortamı, kaçınılmaz bir şekilde devletler arasındaki silahlı çatışma riskini de beraberinde getirmektedir. Öyle ki yapılan araştırmalar, devletler arası silahlı çatışmaların sayısının İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyeye ulaştığını göstermektedir. Daha endişe verici olanı ise uluslararası hukuk çerçevesinde çatışmaların çözümünün her geçen gün daha da zorlaşmasıdır.
ULUSLARARASI KURUMLAR ZAYIFLIYOR
Şurası çok açıktır ki, küresel istikrarın temelini oluşturan kural ve kurumlar hızla etkisizleşmektedir. Uzun süredir küresel düzeni sağlayan çok taraflı sistem; azalan güven, şeffaflık eksikliği ve hukuk devletine olan saygının aşınmasıyla ağır bir baskı altındadır.
Bunun en temel nedeni, uluslararası hukukun etkinliğinin devletlerin yasal yükümlülükler yerine tek taraflı askeri veya ekonomik güç kullanımını tercih etmesiyle sarsılmasıdır. Nitekim eldeki verilere göre 1970’li yıllarda barış anlaşmalarıyla sonuçlanan savaşların oranı yüzde 23 iken bu oran 2010’lu yıllarda yüzde 4’e kadar düşmüştür.
Bu gerileme, çatışmaların daha karmaşık, çok aktörlü ve vekâlet savaşları özelliği kazanmasıyla barış müzakerelerinin zorlaşmasını yansıtmaktadır. Kaldı ki bilimsel bulgular, bu tespitleri doğrular niteliktedir. Mevcut veriler, silahlı çatışmaların sayısının giderek arttığını ve buna paralel olarak bu çatışmalara doğrudan ya da dolaylı biçimde dâhil olan devlet sayısının da çoğaldığını göstermektedir.
Günümüzde 70’i aşkın devletin kendi sınırları dışındaki savaşlara çeşitli biçimlerde dâhil olması, savaşların hızla yayılma ve farklı coğrafyaları istikrarsızlaştırma potansiyelinin arttığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle uluslararası sistem, hukuki süreçlerin yetersiz kaldığı, karmaşık ve çok aktörlü bir güvenlik krizleri döngüsüyle karşı karşıyadır.
SİLAHLANMA YARIŞI ARTIYOR
Bununla birlikte küresel sistem, büyük ve orta ölçekli güçlerin bölgesel kuralları belirlemek için yarıştığı çok kutuplu ve parçalanmış bir düzene evrilmektedir. Bu bağlamda küresel nüfuza sahip ülke sayısı Soğuk Savaş döneminden bu yana neredeyse üç katına çıkarak 30’u aşmıştır. Tahmin edilebileceği üzere bu artış, devletler arasındaki stratejik rekabeti ve uyuşmazlıkları da ciddi düzeyde artırmaktadır. Çünkü güç merkezlerinin çoğalması, ortak kurallar ve hiyerarşi üretmeyi zorlaştırmakta ve böylece kriz yönetimini daha parçalı hâle getirmektedir.
Meselenin bir de silahlanma boyutu bulunmaktadır. Son yıllarda devletlerin silahlanmaya ayırdıkları kaynaklar istikrarlı biçimde artmaktadır. Silahlanma yarışı sadece miktar bazında değil, aynı zamanda teknolojik nitelik bazında da ilerlemektedir. Yapay zekâ, otonom sistemler, drone teknolojileri, kuantum bilişim ve uzay karşıtı sistemler gibi ileri teknolojilerde üstünlük kurma çabası, büyük güçler arasında yeni bir rekabet alanı oluşturmuştur.
Devletler, rakiplerinin bu alanlarda ilk hamleyi yaparak stratejik avantaj elde etmesinden çekindikleri için silahlanma yarışını hızlandırırken, bu rekabet ortamı çatışmaların ani ve kontrolsüz biçimde tırmanma riskini de beraberinde getirmektedir. Bu tabloya ilişkin yayımlanan raporlar son derece dikkat çekicidir. Nitekim Küresel Barış Endeksi’ne göre küresel askeri harcamalar, 2024 yılında 2,7 trilyon dolara ulaşarak rekor kırmıştır. Bu tutar, dünya genelinde barış ve kalkınmaya ayrılan kaynakların giderek silahlanmaya yöneldiğini çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
GÜCE DAYALI CAYDIRICILIK GÜÇLENİYOR
Peki neden dünya çapında yeni bir silahlanma yarışı başladı? Her şeyden önce kurallara dayalı uluslararası düzen zayıflamıştır. Küresel istikrarı sağlayan Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi kurumların etkisizleşmesi, devletler arasında bir güvenlik vakumu oluşturmuştur. Birçok hükümet, bu küresel yönetişim boşluğuna yanıt olarak stratejik özerklik arayışına girmiş ve kendi savunma kapasitelerini genişletmeyi zorunlu bir karşılık olarak görmeye başlamıştır. Dolayısıyla bu kırılma, devletleri kendi güvenliklerini sağlamak için askeri kapasitelerini artırmaya itmiştir.
ABD Başkanı Trump’ın uygulamaya koyduğu ‘güce dayalı barış doktrini’, küresel ölçekte askeri harcamaların rekor seviyelere çıkmasına, teknolojik bir silahlanma yarışının hızlanmasına ve müttefikler üzerinde savunma bütçelerini artırma yönünde ciddi bir baskı oluşmasına yol açmıştır. Bu süreci derinleştiren bir diğer kırılma noktası ise Rusya’nın Ukrayna’yı işgali olmuştur. Söz konusu gelişme Avrupa ülkelerinin askeri hazırlık anlayışlarını ve savunma harcamalarını köklü biçimde dönüştürmüştür.
Bu çerçevede 2025 yılında Lahey’de düzenlenen NATO Zirvesi’nde müttefikler, 2035’e kadar GSYİH’lerinin yüzde 5’ini temel savunma ihtiyaçları ile savunma ve güvenlik harcamalarına ayırma taahhüdünde bulunmuştur. Bu taahhüt, NATO’nun sistematik ve kalıcı bir askerî rekabet dönemine girdiğinin açık göstergesidir.
DAHA KIRILGAN BİR ULUSLARARASI ORTAMA DOĞRU
Sonuç olarak, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en yüksek düzeydeki silahlı çatışmalar ile hızla artan askeri harcamalar, dünyayı giderek öngörülemez bir militarizasyon sarmalına sürüklemektedir. Uluslararası kurumların etkisinin zayıflamasıyla birlikte küresel düzen, kolektif barış inşası yerine “gücün belirleyici olduğu” bir rekabet mantığına dönüşmektedir. Böylece devletler, güvenliklerini ortak mekanizmalar yerine silahlanma yoluyla sağlamaya yönelirken, Trump’ın saldırgan politikalarıyla hızlanan güç merkezli yaklaşımın etkisiyle daha kırılgan bir uluslararası ortama doğru ilerlemektedir.