Nüfus meselemiz

Arşiv.

Numan Aka / Yazar

Modern devletin nüfusa yaklaşımı, toplum nüfusunu ve fertlerin keyfiyetini yönetebileceği, böylelikle toplumsal faydayı artırmak fikri etrafında şekillenmiştir. Çağa damgasını vuran Aydınlanma düşüncesi, insan aklı ve bilimden yana yüksek beklentilere sahipse de insan fıtratı ile ilgili oldukça karamsardır. Çoğunlukla nüfus artışının toplumda mal ve geçim kavgasına yol açacağı ve insanlık için bir felakete dönüşeceği fikri galip gelmiştir. Fertlerin keyfiyetinden anlaşılansa, yüksek eğitimin yanı sıra maalesef «medenilik» başlığı altında diğer toplumlardan ayrışmak, seçkincilik ve ırkçılık olmuştur.

Oysa 19. yüzyılın Batılı felaket tellalları pek çok konuda yanılmıştı. Nüfus artışı bir kıtlık doğurmadığı gibi, ailelerin nüfusun lokma sayısına göre azalıp arttığını söylemek güçtü. Nispeten varlıklı ailelerde az sayıda çocuk sahibi olmak yaygınlaşırken, daha yoksul kesimlerde tam tersi bir durum vardı. Batı’da başlayan gayritabii sanayileşme sonrası aileye ve çocuğa yaklaşımda bariz kırılmalar yaşanmıştı.

Tarihçiler; Roma’nın yıkılışının nedenleri arasında Romalı üst sınıfların nüfusunun düşmesini, dolayısıyla işgal edilen bölgelerde yönetici Romalı elit eksikliğini sayarlar. İmparatorluk kötü gidişatı sezmiş, evliliği ve çok çocuk sahibi olmayı teşvik için çeşitli tedbirler almış olsa da Romalı üst sınıfların zenginliklerini lüks tüketime ve şatafatlı şölenlere harcamasının önüne geçememiştir. Yıkılmanın hemen öncesinde, üst sınıflar arasında konağında şatafatlı bir parti vermenin çocuk sahibi olmaktan daha büyük bir itibar göstergesi sayıldığı bir dönem yaşanmıştır.

MÜSLÜMAN TOPLUMLARDA DURUM NASILDI?

Müslüman toplumlar için nüfus bir mesele değildi, çünkü kontrol etmenin insanın haddi olmadığı düşüncesi hakimdi. Hz. Peygamber sevdiklerine “mal ve evlat bolluğu” için dua etmiş, evlenmeyi her fırsatta salık verip Ahiret’te çokluğumuzla gurur duyacağını belirtmişti. Çocuk bereket ve rahmet demekti. Çocuk sahibi olmanın karşısında anne ve babanın sağlık ve sıhhati dışında bir mazeret yoktu.

Elbette savaşacak asker ve vergi verecek insan sayısının düşmesi Müslüman idarecileri kaygılandıran bir olguydu fakat bu Allah’a tevekküllü bir kenara atacak kadar baskın bir duygu değildi. İyi idare edilirse devşirme yöntemi ordunun açığını rahatlıkla kapatabiliyordu. Batı’da esen modern devlet rüzgarı İslam coğrafyasını vurduğunda tüm parametrelerimiz gibi bu da değişti.

Osmanlı’nın son dönemlerinde, İstanbul ve İzmir gibi iki büyük kentimizde doğurganlık hızı çoktan düşmeye başlamıştı bile. Nüfusun düşüşünü kentleşme ve refah ile açıklayan tezleri haklı çıkaran bir tablo vardı karşımızda. Geçmişteki İslam şehirlerinin kalabalıklığı ve canlılığı göz önünde bulundurulduğunda tezat bir durumdu bu. Modernitenin okumuş kesimlerimiz üzerindeki etkisi kendini göstermişti. Yaşanan durum; o güne kadar İslam coğrafyasında doğum yanlısı nüfus eğilimini izah ettiği düşünülen, İbn-i Haldun’un nüfus artışının zenginliğin bir göstergesi olduğu, maddi gelişmeyle birlikte artan uzmanlaşmanın bir gereği olduğu fikri ile çelişiyordu.

CUMHURİYETİMİZİN ERKEN DÖNEM POLİTİKASI

Cumhuriyetimizin kurucuları, İstiklal Savaşı sona erdiğinde özellikle erkek nüfusu çok azalmış bir ülke devralmışlardı. Bu nedenle ilk yapılan işlerden biri nüfusun artırılması yönünde teşvik edici kararlar almak oldu.

Çoğumuz “çocuk yaşta evlilik” etiketiyle eleştirilen 18 yaş altı evliliklerin meşruiyetinin Osmanlı›dan miras olduğunu düşünürüz. Oysa, Cumhuriyetimizin ilk döneminden mirastır. Doğum yanlısı politikalara evlilik yaşını erkeklerde 18’den 17’ye, kadınlarda ise 17’den 15’e indirmekle başlandı. Ayrıca kürtaja karşı sert önlemler alındı. Hatta kasti olarak yapıldığı tespit edilirse düşük vakalarında bile ağır cezalar öngörüldü.

Devletimizin çok çocuk politikası 1960’lara kadar böyle devam etmiştir. Bu süre zarfında, sınırlı tıbbi imkanlara, yüksek “doğum esnasında” ve “bebek (0-1 yaş)” ölüm oranlarına rağmen Türkiye ve hatta Osmanlı döneminin en yüksek doğurganlık artışına ulaşıldı. Nüfus Yenilenme Oranı 6’yı bulmuştu. (Eşik 2,1 kabul edilir). Bu siyaset, darbe sonrası kurulan hükümetlerin Batı’da baskın hale gelen doğum karşıtı tutuma ayak uydurma kararları nedeniyle son bulmuştur.

Nüfus artışı, 1960’ta kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı ilk 5 yıllık kalkınma planında toplumun en önemli sorunları arasında gösterildi. Evlilik yaşı tekrar yükseltilip doğum kontrolü uygulamaları serbest bırakıldı. Devlet, toplumda doğum kontrolünü teşvik etmeye yönelik hummalı bir çalışma içine girmişti artık.

1980’li yıllara geldiğimizde nüfus yenilenme oranımız yarı yarıya düşmüş, 3’ün altına inmişti bile. 1980 darbesi sonrası daha katı politakalar izlendi. Sağlık Ocakları aynı zamanda “Aile (nüfus) Planlaması” merkezlerine dönüştürüldü. Ücretsiz doğum kontrolü uygulamaları halk arasında hızla yaygınlaştırıldı.

TEHLİKE ÇANLARI ÇALIYOR

Bugünden bakıldığında, bizim için çanların 1980’lerde çaldığını söylersek yanlış olmaz. AK Parti iktidarıyla birlikte doğum karşıtı eğilimin yavaşlatıldığını müşahede ediyoruz. Bunda “En az 3 çocuk” söyleminin katkısı oldukça fazla. Bu sayede doğurganlık hızındaki hızlı düşüş eğilimi yenilenme eşiğinin biraz üstünde tutulabildi. Fakat 2018’lerde uç veren ekonomik buhran, ardından gelen Covid 19 salgını ve en son yaşadığımız büyük deprem felaketi, son senelerde keskin bir düşüşe yol açtı. Toplumdaki ekonomik buhran hissiyatının azalması, evliliği ve çocuk sahibi olmayı teşvik edici desteklerin artması ile nüfus yenilenme eşiğini tekrar yukarılara çekilmesi mümkündür.

“Maddiyat”ın nüfus sorununun cevabı olmadığını gayet açıktır. Günümüz insanı, iktisadi ve sıhhi imkanlar açısından insanlık tarihinin en güçlü nesli olmasına rağmen evlenmek ve çocuk sahibi olma konusunda gönülsüzdür. Batı’dan esen modernleşme rüzgarı, sadece maddi yaşantılarımızı değil dünyaya ve hayata bakışımızı da oldukça değiştirmiştir. Genel geçer modern bakış açısıyla şekillenmiş nesillerin meseleye yaklaşımında köklü bir iyileşme gerekmektedir.

İnsanlar kontrol edemeyecekleri bir gelecekten korkuyorlar. Geleceği kontrol etmenin insanın haddi olup olmadığı temel sorusu bir yana, bu bakış modern insanın bir bakıma takıntısı haline gelmiştir. Çocuğa sunulması gereken imkanlar listesinin, maddi durumumuzdaki iyileşmelere rağmen azalmak bir yana sürekli artıyor olmasını bununla ilişkilendiriyorum. Çocukların evin bereketi ve neşesi, Allah’ın rahmetinin bir göstergesi olduğu hakikati ve doğan her çocuğun kendi rızkıyla geldiği inancının zihinlerimizde tekrardan yeşermesi gerekmektedir.