Hadsizlik…

04:0028/05/2026, Perşembe
G: 28/05/2026, Perşembe
Ali Saydam

Tam da 19 Mayıs Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutladığımız hafta, 17 Mayıs günü düştü haber önüme… Işın Ertürk imzasıyla 16punto adlı haber sitesinde yayınlanmış… Bir opera haberi… Atatürk Operası… Adı “Atatürk-Mustafa Kemal Efsanesi”… Prömiyer 10 Nisan 2027 günü imiş. Stuttgart Devlet Orkestrası ile Korosu’nun sahneleyeceği operanın müzikleri Lübnan doğumlu, Polonya kökenli Bassem Akiki’ye, librettosu ise Olga Bach’a aitmiş. Yönetmenlik koltuğunda Türkiye kökenli Ersan Mondtag’ın (Mond:

Tam da 19 Mayıs Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutladığımız hafta, 17 Mayıs günü düştü haber önüme… Işın Ertürk imzasıyla 16punto adlı haber sitesinde yayınlanmış…

Bir opera haberi… Atatürk Operası… Adı “Atatürk-Mustafa Kemal Efsanesi”… Prömiyer 10 Nisan 2027 günü imiş. Stuttgart Devlet Orkestrası ile Korosu’nun sahneleyeceği operanın müzikleri Lübnan doğumlu, Polonya kökenli Bassem Akiki’ye, librettosu ise Olga Bach’a aitmiş. Yönetmenlik koltuğunda Türkiye kökenli Ersan Mondtag’ın (Mond: Ay, Tag: Gün) oturuyormuş.

Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi üzerine bir eser hazırlanmış, ama hiçbir aşamasında Türkiye’den iş birliği falan istenmemiş… Buna rağmen, yukarıdaki başlığı hak edecek pek bir şey yok, diye düşünülebilir, ancak “Şeytan ayrıntıda gizlidir”, derler… O hâlde biraz daha derine inelim…

Stuttgart’ın bağlı olduğu Baden-Württemberg eyaletinin Başbakanı kim? Cem Özdemir… Hani, Alman Federal Meclisi’nin 1915 olaylarını “Sözde Ermeni Soykırımı” olarak tanıyan kararının mimarlarından… Sürekli olarak, Türkiye’deki hükûmeti otoriterleşme, basın özgürlüğünü kısıtlama ve insan haklarını hiçe sayma ile itham eden, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan, PKK ve Suriye politikalarında Ankara’nın çizgisine tamamen ters düşen Cem Özdemir…

Yapımın biçimsel özellikleri de ilginç… Eserin çok dilli(!) bir kurgusu varmış. Almanca, Türkçe, Ermenice, Kürtçe, Fransızca, Yunanca ve İngilizce kullanılacakmış. Tanıtım metninde bu durum, “Farklı tarihsel hafızalara eş zamanlı yer verme amacıyla” diye açıklanıyormuş. Peki bu ‘çok dilli’ yaklaşım, masum bir biçimsel tercih mi, yoksa kasıtlı bir çerçeveleme mi? Herhâlde ikincisi…

Librettonun yazarı Bach, açıklamasında şöyle demiş: “Ermenilere, Yunanlara ve Kürtlere yönelik şiddet de dahil olmak üzere farklı bakış açıları ve tarihsel travmalar açıkça ele alınmaktadır.”

Yapımın kadrosunda, 1925’teki isyanının lideri Şeyh Said rolü ile 15 Mart 1921’de Berlin’de eski sadrazam Talat Paşa’yı katletmesiyle bilinen Ermeni anarşist Soghomon Tehliryan rolünün aynı oyuncuya (Michael Mayes) verilmesine de tesadüf mü derler acaba?!

Yönetmen Mondtag, Atatürk’ü, “İnsan ile anıt arasında salınan bir mit” olarak sorgulamayı hedeflediğini söylüyormuş.

Stuttgart Devlet Operası’nın resmî açıklaması, algılama yönetimi açısından son derece ilgi çekici bir metin. Deniyor ki: “Atatürk bu eserde bir ikon olarak değil; modernleşme arzusu, kişisel yalnızlık ve otoriter güç iddiası arasında sıkışmış bir insan olarak ele alınıyor.” Hadsizliğe bakın…

Modernleşme arzusu ile otoriter güç iddiası ifadelerini aynı cümlede yan yana koymak, eş değerde sunmak… Bu tür oksimoron ifadelere iletişim terminolojisinde çerçeveleme (framing) deniyor. Çerçeve; gerçeği değiştirmez ama neyin görüneceğine, neyin gölgede kalacağına işaret eder.

Opera duyurulur duyurulmaz, PKK destekçileri, Ermeni ve Yunan lobisi koordineli bir kampanya başlatmışlar… Sosyal medyayı ayağa kaldırmışlar… Atatürk ve Türkiye’nin aşağılanma, tarihin çarpıtılma düzeyini yetersiz bulmuşlar…

Operanın iptal edilmesi talep edilmemiş, kendilerinin istedikleri anlatıların libretto içine yerleştirilmesini istemişler. Peki Stuttgart Operası ne yapmış? Kürtlere, Ermenilere ve Yunanlara yönelik “Şiddet iddialarının açıkça ele alınacağını” taahhüt etmiş. Yani kampanya sonuç vermiş.

Karşımıza “Millî Güvenlik Sineması”nın opera versiyonu getiriliyor sanki. Matthew Alford ve Tom Secker’in tespitlerini hatırlayalım: “Batı’da sanatın siyasi araçsallaştırılması, doğrudan propagandadan çok daha etkili bir ‘çerçeveleme’ mekanizması işlevi görür.”

Şimdi en derin katmana iniyoruz ve orada şunu sorgulamak gerekiyor: Bu operanın en önemli meselesi, içeriğinin ne olduğu değil; Türkiye’nin buna nasıl ve ne kadar sürede yanıt vereceğidir. Aslında bizim için ciddî bir iletişim fırsatının oluştuğu tespit edilebilir… Savunma anlamında değil… Tam tersine, çift yönlü- simetrik bir iletişim stratejini tüm paydaşlarla birlikte ortaya koyma konusunda…

Sosyal medyada öfkelenmek, birkaç resmî kınama açıklaması, medyamızın haberi servis etmesi yetmez. ‘Konu Yönetimi’nin üç aşamasını -öncesi, sırası, sonrası- hatırlayalım: Prömiyere neredeyse bir yılımız var. Bu bir yılı iletişim fırsatlarını değerlendirerek geçirebiliriz…

MİT Başkanı Sayın Prof. Dr. İbrahim Kalın’ın Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu ziyaretindeki konuşmasında altını çizdiği o kritik tespit tam da burada anlam kazanıyor: Kültür, bir güvenlik meselesidir.

‘Anlatı alanları’ boş bırakılamaz. Bırakırsanız başkası doldurur. Ve doldurulan her boş alan, sizin tarihinizi başkasının sesiyle anlatan bir sahneye dönüşür. Tıpkı sömürgeciliğin ‘coğrafi keşif’ olarak ele alınmasına izin vermek gibi…

Peki ne yapılabilir?

Karşı anlatı, sosyal medya çığlığıyla değil, sanatla kurulur. Türk besteci, yönetmen ve senaryo yazarlarının Atatürk’ü kendi perspektifimizden ele alacağı bir opera, film ya da belgesel yapımı için bugünden harekete geçirilebilirler.

Almanya’daki Türk diasporası bu süreçte kritik bir rol üstlenebilir. Beş milyonu aşkın Türk asıllı nüfus, hikâye savaşında son derece güçlü bir ‘üçüncü taraf onayı’ (third party endorsement) zemini sunabilir.

Stuttgart Operası bir ‘sanat projesi’ olarak başlayıp bir ‘algı inşa süreci’ne dönüşme tehlikesi taşıyor. Buna öfkeyle değil, akılla, stratejik iletişim anlayışıyla karşılık verilmelidir.

Atatürk; Çanakkale’de ülkemizi var eden, Anadolu’da ve Ankara’da tarih yazan, millî ve manevi değerlerle evrensel kültürü aynı potada eritmeyi başararak sağlam bir Cumhuriyeti Türk milletine armağan eden ve “Türkiye dünyaya iyi gelecek” (Alev Alatlı) tezini fiilleriyle ispat etmiş büyük bir devlet adamı, milletimizin ortak ruhi şekillenmesi ve değer sisteminin tam ortasında duran bir varlık simgesidir. O simgeyi, tıpkı İslamofobik girişimlerinde yaptıkları gibi hasarlamaya çalışmak, milletimize karşı girişilecek en büyük alçaklıktır…

#toplum
#hayat
#Ali Saydam