
Türk dilinin ve Türk edebiyatının en seçkin şahsiyetlerinden biri olan merhum Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş hocayı yetmişli yılların başında yakından tanımıştım. Edebiyat Fakültesine girmeye kesin karar veren bir genç olarak İstanbul’a gelmiştim. Şair Nedim’in bir sengine (taşına) bütün Acem mülkünü feda ettiği bu büyük şehirde ilk işim İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin yerini bulmak oldu ve buldum. Tarihi binanın merdivenlerini tırmanırken son derece heyecanlıydım. Sora sora Faruk Kadri Timurtaş Hoca’nın odasını da buldum. İçeri girip selam verdikten sonra meramımı anlatmaya başladım. Ve dedim ki:
- Hocam, ben Edebiyat Fakültesinin Türkoloji Bölümüne girmek istiyorum. Bunun için gerekli puanı tutturdum. Ancak imam-hatip okulu mezunu olduğum için kayıt yapmıyorlar. Duyduğuma göre, siz öğrencilere bu konuda yardımcı oluyormuşsunuz!
Merhum hocamız gülümseyerek yüzüme baktı ve karşı koltuğa oturmamı söyledi. Ve dedi ki: Senin hemen yapman gereken iş, düz liseden de diploma almaktır. Derhal Gaziosmanpaşa Lisesine git, imtihana gir. Düz liseden de diploma al. Başmüdür yardımcısına benden de selam söyle.
Emri derhal yerine getirdim. Altı dersten imtihana girip lise diploması da aldım. Ama bu benim bir yılıma mâl oldu. Üstelik de Edebiyat Fakültesine değil, Eğitim Enstitüsüne kayıt yaptırdım. Böylece Faruk Kadri Timurtaş gibi bir ilim adamının, bir ahlak ve fazilet timsalinin doğrudan öğrencisi olma bahtiyarlığına eremedim. Fakat çeşitli gazetelerde ve dergilerde yayınladığı yazıları okumak, konferanslarını ve sohbetlerini dinlemek ve zaman zaman fakültesindeki odasında bizzat ziyaret etmek suretiyle direkt değilse de endirekt talebesi oldum. Ve hocaya duyduğum muhabbet daha da ziyadeleşti.
Faruk Kadri Timurtaş, son derece usta ve velûd bir kalem sahibiydi, yazılarından bilgi derinliği ve samimiyeti hemen belli oluyordu. Diğer bir ifadeyle onun elindeki kalem, kelamı güzelleştiriyordu. Türk diliyle, Türk edebiyatıyla, Türk büyükleriyle ilgili neşrettiği bütün yazıları derin bir araştırmanın, kılı kırk yaran bir hassasiyetin ve vukûfiyetin en çarpıcı örnekleriydi.
Faruk Kadri Hoca, 57 yıllık kısa hayatında büyük başarılara imza attığı gibi, etrafında da kendini seven insanlardan bir hâle oluşturdu. Unutmayalım ki, kişiyi olgunlaştıran, ilim irfan sahibi yapan unsurların başında çevresi gelmektedir. Merhum hocamız bu yönden de şanslıydı. İlk gençlik döneminden vefatına kadar bütün bir ömrünü âlimlerin, şairlerin ve ünlü ediplerin arasında geçirdi. Gerek memleketinde gerekse İstanbul’da kendini sürekli kültürel faaliyetlerin içinde buldu. Niçin belirtmeyelim, bütün bu imkânları ve fırsatları çok iyi değerlendirip her çiçekten bal almasını bildi.
Gaziantep’te sorgu hâkimliği, Kilis’te avukatlık yapan babası Kadri Bey’den ilk feyzini aldı. Kendisi de iyi bir âlim olan ve çevresinde çok sevilip sayılan Kara Timurtaş Paşa’nın torunlarından Kadri Bey’den sonra onu en çok etkileyen zatların başında Kilisli Şeyh Vâkıf Efendi gelmektedir. Merhum hocamız, daha lise yıllarında bu büyük şahsiyetten Farsça öğrendi. Din ve tasavvuf dersleri aldı. Bostan ve Gülistan okudu. Faruk Nafiz Çamlıbel, Nihat Sami Banarlı gibi edebiyat otoritelerinin öğrencisi oldu. Özellikle Faruk Nafiz Çamlıbel’den çok etkilendi.
Fakülte hayatında ise, ömrünün en verimli ve feyizli yıllarını yaşadı. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Kilisli Rıfat Bilge, Rıfkı Melûl Meriç, İsmail Hikmet Ertaylan, Ali Nihat Tarlan, Reşid Rahmeti Arat, Ahmed Caferoğlu, Ahmed Hamdi Tanpınar gibi her birisi sahasında uzman ilim adamlarından ders aldı. Gerek üniversite yıllarında gerekse daha sonraki dönemlerde o devrin en büyük bilginleri, en renkli şahsiyetleri İbnülemin Mahmud Kemal İnal, İsmail Hâmi Dânişmend, Hilmi Ziya Ülken, Ziyâeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihal Atsız, Nureddin Topçu, Ali Fuad Başgil, Mükrimin Halil Yınanç gibi otoritelerin meclisinde bulundu ve sohbetlerinden istifade etti.
Türk milliyetçiliğini en belirgin çizgilerle vuzuha kavuşturan, manevi dünyamızın ruh mimarlarını gençliğe tanıtan, taşıdığı ünvânın ve işgal ettiği makamın hakkını veren, arkasında cilt cilt eserler bırakan, çok sayıda talebe yetiştiren Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, 4 Temmuz 1982’de Hakk’ın rahmetine kavuştu. Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğinde toprağa verildi. Prof. Dr. Mehmed Çavuşoğlu, hocamızın vefatına şu tarihi düşürdü:
Yâ Rabbi bihakkın ism-i Mennân
Fâruk’unu eyle afva şâyân
Âhlakı numûne bir kişiydi
Zâhirdi yüzünde nûr-ı îmân
İncinmedi kimse kendisinden
Sîrette melekti sûrette imân
İlmiyle amel de rehberiydi
Yoldaş ola âhirette imân
Leyl-i Ramazanda rıhlet etti
Tarihi dedim leyâl-i gufrân.
Not: Şiirin sonundaki “leyâl-i gufran” terkibi merhumun vefat tarihini belirtmektedir. Hicri 1402 (1982). Hoca hakkında daha ayrıntılı bilgileri almak isteyenler, hayrü’l-halefi Mustafa Özkan’ın eserlerini okumalıdırlar.
Merhum hocamızın, “Peygamberimizin Medhinde Kaside” isimli enfes şiirini de -teberrüken- aşağıya alıyorum:
Nûrun ki etti âlemi Rahşân Efendimiz
Yoktur cihânda zulmete imkân Efendimiz
Bî-şek yegâne râh-ı hakikat Şeriatin
Ettik hulûs-ı kalbile iman Efendimiz
İslam’dır tefahürümüz hem gurûrumuz
Âlemde var mı böyle şeref şân Efendimiz
Kisrâ’nın oldu tâkı zuhûrunda hâksâr
Sönmüştü ol dem âteş-i İrân Efendimiz
Kemter kulundu hepsi o gün bağlamış kemer
Fağfur ü şâh ü Kayser ü Hâkan Efendimiz
Çehren tulû edince Arabdan kemâl ile
Söndü cemâl-i Yûsuf-i Ken’an Efendimiz
Mâ’zur tut bu âcizi kim cür’et eyledi
Zerreyken oldu şemse senâhân Efendimiz
Mümkün mü “ve-dduhâ” var iken medhin eylemek
Çün eylemiş “Leamruke” Rahman Efendimiz
Bildim dü âlemin sebebi zât-ı pâkini
“Levlâke” oldu kadrine mizan Efendimiz
Dürr-i yetimsin ki sana Mustafa denir
Ey on sekiz bin âleme sultan Efendimiz
Doldurdu bunca âlemi rahmet senin için
Sensin pişvây-ı Resûlân Efendimiz
Hulkun senâsın etmeğe bulmaz mecâl, dil
Çünki azimdir dedi Yezdân, Efendimiz
Ta’lim eden Hüdâ idi ümmi isen ne var
Oldun ukûle menba-ı irfân Efendimiz
Etmişti ol haberle şehâdet şecer, sütür
Taşlardı dâvetinle hürûşân Efendimiz
Bir tek işâretin bize rahmet için yeter
Ey bahr-i feyzi katresi ummân Efendimiz
Saklardı cism-i pâkini hep âftâbdan
Sensin Cenab-ı Hakk’a çü cânân Efendimiz
Gamzen o dem ki erdi, kamer pâre pâredir
Tutmuş onun da gönlünü hicrân Efendimiz
Âb-ı zülâl akıttın elinden gâza günü
İ’câzın etti Hızrı da hayrân Efendimiz
Mi’râcının demek şeb-i “esrâ”da pâyesin
Olmuş değil zebân için âşân Efendimiz
Naz uykusundan aldı götürmek için seni
Cibril bu dâvetile bulup cân Efendimiz
Kalbin gözüyle gördün o Hallâk-ı Â’zamı
Sensin “ev ednâ”ya şâyân Efendimiz
Çün buldu nûr sûre-i “ven necm”den gönül
Olmaz mı “Kâbe”ye kurbân Efendimiz
Fahr etse şol kadar ne aceb kim bu gökyüzü
Bulmuş mu hiç senin gibi mihmân Efendimiz
Hayrü’l – beşersin, aldın o şeb afv bizlere
Senden erişdi ümmete gufrân Efendimiz
Bir bir beyâna var mı sebep mû’cizâtını
Yetmez mi ol makamda Kur’an Efendimiz
Vermez çehâr yâr-ı güzinin misâlini
Beyhûdedir ki devr ede devrân Efendimiz
Onlardı dört esası Şeriat binâsının
Sıddıkile Ali, Ömer, Osman Efendimiz
Çıkmaz gönülden Hasenler muhabbeti
Taht urdu dilde şâh-ı şehidân Efendimiz
Her kim ki hâk-i Âl-i abâdan şeref umar
Olsun cihanda şânı firâvân Efendimiz
Cûdün ol bahrdır ki bulunmaz nihâyeti
Yokdur atân için dahi pâyân Efendimiz
Senden gelirdi lutf ü inâyet sehâ senin
Sensin kerim sâhib-i ihsân Efendimiz
Azdır ne söylesem seni medheylemek için
Yazmak gerekti defter ü divân Efendimiz
Senden şefâat isteyi Fârûk geldi kim
Göz yaşlarında derdi nümâyân Efendimiz
Hiçbir zaman beni eşiğinden ayırma kim
Yalnız kapında var bana dermân Efendimiz
Billah “Elest”ten beri var iştiyâkımız
Diller bu âh ü zâr ile giryân Efendimiz
Yâ Mustafa, bırakma bizi böyle bînevâ
Bitsin şefaatin ile hüsrân Efendimiz
Medh ü senâ sipâs ü selât ü selâm sana
Olsun hezâr kere hezârân Efendimiz
(Kilis, 24 Ramazan 1367)
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.