Sultan Abdülaziz’in şehiden vefatının 150. yılı dolayısıyla

04:007/06/2026, Pazar
G: 7/06/2026, Pazar
Dursun Gürlek

Eski tarih dergilerinin son kısmında genellikle bir soru cevap bölümü bulunur. Dergi yönetimi, okuyucularının tarihi konularla ilgili suallerini bu bölümde cevaplandırır. İtiraf edeyim ki bu soruları ve cevapları ben de ilgiyle okuyorum, çok da istifade ediyorum. Geçen gün, Eylül 1972 tarihli “Hayat Tarih Mecmuası”nın nihayetindeki “Tarih Postası”nı gözden geçirirken işte böyle bir soru cevap faslı alakamı celbetti. Fatihli okuyucu İsmail Tanrıkorur şöyle soruyor: — Sultan Abdülaziz’in intihar ettiği

Eski tarih dergilerinin son kısmında genellikle bir soru cevap bölümü bulunur. Dergi yönetimi, okuyucularının tarihi konularla ilgili suallerini bu bölümde cevaplandırır. İtiraf edeyim ki bu soruları ve cevapları ben de ilgiyle okuyorum, çok da istifade ediyorum.

Geçen gün, Eylül 1972 tarihli “Hayat Tarih Mecmuası”nın nihayetindeki “Tarih Postası”nı gözden geçirirken işte böyle bir soru cevap faslı alakamı celbetti. Fatihli okuyucu İsmail Tanrıkorur şöyle soruyor:

— Sultan Abdülaziz’in intihar ettiği rivayeti kuvvet mi kazanıyor?

Cevabı, geliniz birlikte okuyalım:

“Hayır! Bu devri en iyi bilen tarihçiler Cevdet Paşa, Lütfi Efendi, Abdurrahman Şeref Efendi, Mahmud Celaleddin Paşa, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, İsmail Hâmi Dânişmend, padişahın katledildiği fikrini ya açıkça savunmuşlar veya katl ihtimalinin daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Osmanlı Hanedanı’nın hem Aziz, hem Mecid kolu da katle kesin şekilde inanmışlardır. (İki kol arasında büyük fikir ayrılıkları olmasına rağmen).

Ancak zamanla mesele, bir tarih gerçeği meselesi olmaktan çıkmış, tamamen siyasi bir problem haline gelmiştir. Mithat Paşa, meziyet ve kusurlarıyla bir tarihi şahsiyet değil, bir tabu halinde takdim edilmiştir. II. Abdülhamid de meziyet ve kusurları ile tahlil edilmek yerine, belirli görüşte olanlarca mutlaka yerilmesi icabeden bir hükümdar haline getirilmiştir. Bu, önce Jön Türklerin, sonra İmparatorluğa hâkim olan İttihat ve Terakki’nin âdeta resmi fikri, hatta devlet fikri şekline yükseltilmiştir. İttihatçıların son yıllarında, ilk acemilik yıllarında Sultan Hamid hakkında besledikleri düşünce ve duyguların tam tersine sahip olduklarını bilmeyen sonraki yazarlar da, bu görüşü bir devlet fikri olarak savunagelmişlerdir. Böyle niyetlerle tarihçilik yapılamayacağı âşikârdır. Şimdi mektubunuzda bahsettiğiniz “katl mi, intihar mı?” meselesi niçin tazelenmiştir? Bunu birkaç satırla ifade edelim:

Hayat müessesesinin yayınladığı “Türkiye Tarihi”nin 1967 yılında çıkan on ikinci cildinde Sultan Aziz’in intihar etmeyip öldürüldüğü tezi çok kuvvetli delillerle savunulmuştur. Bundan, nedense yirminci asrın üçüncü çeyreği içinde, bazı kimseler ve zümreler memnun olmamışlar, hatta ürkmüşlerdir. Türk Tarih Kurumu da böyle bir duyguya kapılmıştır. Alelacele, muhterem, yaşlı bir tarihçiye, bir kitap yazdırtarak, Sultan Aziz’in intihar ettiği tezini savundurtmuştur. Halbuki bu muhterem tarihçi bütün hayatında sözle ve yazılarıyla, Sultan Aziz’in öldürüldüğü fikrini savunmuş, böylece 80 yaşından sonra birden fikir değiştirmiştir. Milyonlarca lira telif ücreti aldığı ve üyesi bulunduğu Tarih Kurumu’nun baskısına dayanamadığı âşikârdır. Ancak ‘Türkiye Tarihi’ 35.000 basılıp satıldığı, Tarih Kurumu’nun kitabının tirajı ise bunun yirmide biri bile olmadığı için, geniş çevrelere tesir meselesi iki taraf için dengesiz kalmıştır. Yine Tarih Kurumu üyelerinden bir profesör, 500 tirajlı ve kimsenin çıktığından haberi olmayan bir tarih mecmuasında, Sultan Aziz’in intihar ettiğinin artık Tarih Kurumu’nun son yayınladığı kitapla kesin şekilde anlaşıldığını iddia etmek cesaretinde bulunmuş, vesikaları değerlendiremediği gibi, o devri ve şahıslarını hiç tanımadığını da belli etmiştir. Sultan Hamid’in ‘kendi eliyle’ maznunlara işkence yaptığı gibi, bugün artık kargaların bile inanmasına ihtimal olmayan şeyler söyleyebilmiş, Sultan Hamid’in bile bizzat amcasının intihar ettiğine inandığını savunabilmiştir.”

Yukarıdaki satırları tasdik ve teyit eden başka önemli yazıların bulunduğunu da biliyoruz. Mesela 15 Ocak 1951 tarihli “Tarih Hazinesi” isimli mecmuada, “Kanlı Makas - Abdülaziz İntihar mı Etti, Öldürüldü mü?” başlığıyla neşredilen yazı da bunlardan biridir. Öyleyse merhum İbrahim Hakkı Konyalı’nın “Vak’anüvis” imzasıyla kaleme aldığı bu yazıyı da okuyalım:

“Resimlerini yukarıda gördüğünüz makaslar Başbakanlık Arşivi’nde Yıldız evrakı arasında bulunan 95 numaralı dosyanın içinden çıkmıştır.

‘Tarih Hazinesi’ bu makasları 22x12 santim ebadında beş yerinden kırmızı mumla mühürlü bir zarf içinden çıkararak ilk defa ilim ve tarih âleminin önüne koymaktadır. Zarfın arkasının dört köşesine ve kavşak noktasına basılan bu mühürlerde Arap harfleriyle ‘Marko’ adı açıkça okunmaktadır. Bu zarfın üstünde ‘Tıbbiyye Mektebi: Marko’ imzası, altında dokuz satırlık Fransızca bir yazı vardır. Meşhur doktor Marko Paşa’nın eliyle yazdığı ve bugüne kadar karanlıkta kalmış bir hakikati aydınlatacak olan bu satırları aynen dilimize çeviriyoruz:

‘Vezir-i Âzam (Sadrazam) Hazretlerinin emriyle, beş yerinden kendi mührümle mühürlenmiş olan bu zarf; muhafaza edilmek üzere Miralay Şahin Beyefendi’ye tevdi edildi. Şahin Bey, onu ancak veziriâzamın yahut serasker paşanın hususi emriyle ve resmi makbuz karşılığında verebilecektir. 29 Mayıs 1876 Pazartesi, Tıbbiye Mektebi, Doktor Marko.”

Vak’anüvisimiz, uzunca olduğu için buraya alamayacağımız yazısının sonunda, Sultan Abdülaziz Han’ın Hüseyin Avni Paşa ve şürekâsı tarafından nasıl katledildiğini bir mantık silsilesi içinde anlatıyor. Makaslara gelince, onlar da bu cinayete intihar süsü vermek için kanlı bir malzeme olarak kullanılmıştır. Yazıklar olsun.

İbrahim Hakkı Konyalı, bu konuya bir de 4 Mayıs 1966 tarihli haftalık Yeni İstiklal Gazetesi’nde, daha ayrıntılı olarak yayınladığı yazıda yer veriyor. Sultan’ın katlinin kesin olduğunu, şu iki önemli şahidin sözleriyle dile getiriyor:

“Abdülaziz intihar etmemiş, öldürülmüştür. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in İstanbul Üniversitesi’ne vakfettiği kitaplarının tasnifi bitmiştir. Burada, 2671 numarada kayıtlı bir risaleler mecmuası bulduk. İbnülemin Mahmud Kemal Bey, bu olayı nakleden mecmuanın üstüne eliyle şunları yazmıştır: ‘Babam, Mehmed Emin Paşa ve kardeşim Ahmed Tevfik Bey merhumların yazısı ve Mâbeyin Başkâtibi Atıf merhumun tashihi ile ‘Hâtıra-i Atıf’ın müsveddesidir.”

İkinci şahid ise, son Halife Abdülmecid Efendi’dir.

“Sultan Abdülaziz’in oğlu son Halife Abdülmecid Efendi, babasının ölümünü nakleden bu risalede, Ispartalı Hüseyin Avni Paşa’nın Abdülaziz’in intiharı hakkındaki sözlerini okurken kırmızı kalemle kenarına şu tekzip cümlelerini yazmış: ‘Kat’iyen böyle değildir.› Ve hepsinin altını da ‹Abdülmecid İbn-i Abdülaziz Han› imzası ile imzalamıştır.

Risalede geçen Arzu, Niyaz, Ebru Kemal, Kadri adlarının yanına da, ‘Bunlar kâtil muavinleri ve Sultan Murad tarafından iğfal edilmiş eşhastandırlar’ cümlelerini yazmıştır. Ve nihayet babasının öldürüldüğünü gözleriyle gördüğünü kat’i ifade eden şu satırlarla bize öğretmiştir: ‘Suikast olduğunu re’yelayn müşahede ettiğim gibi, şahid-i zîhayatı sahibi olduğum gibi, raporlarda da intihar olmadığı görülmektedir.’

Halife, bu satırların altına da imzasını koymuştur.

Bu vesika 89 seneden beri üstünde tereddüt, şüphe ve ipham bulutları bulunan olayı projektör ışığı ile aydınlığa kavuşturmuştur. Sultan Abdülaziz intihar etmemiş, öldürülmüştür.

Osmanlı Devleti’ni Kânûnî zamanındaki iktisadi durumuna namzet kılan, dünyayı birinci sınıf devletler arasına sokan büyük padişahın böyle korkunç bir suikasta kurban olduğu oğlunun görgüye dayanan el yazıları ile meydana çıkmıştır.”

Not: Sultan Abdülaziz Han’ın intihar etmediğine, feci şekilde öldürüldüğüne dair en sağlam bilgileri, hem de birinci ağızdan öğrenmek isteyen okuyucularımızın, Sayın Murat Bardakçı’nın bu yakınlarda yayınladığı “Halife Abdülmecid - Hatıralar” isimli kitabı okumaları gerekiyor. Eser, Turkuvaz Yayınları arasında neşredildi.

#aktüel
#tarih
#Dursun Gürlek