Yıkımdan devlete, kaostan nizama: İsrail’in büyük korkusu
04:001/02/2026, Pazar
G: 1/02/2026, Pazar
Sonraki haber
Ersin Çelik
Yanı başımızda bir devlet, ağır yıkıntıların, dumanı tüten enkazların arasından yeniden doğuyor. Suriye’den söz ediyorum. Sadece bir komşu ülke değil, her yönüyle canlı; acı verici, öğretici bir tarih ve sosyoloji laboratuvarı gibi önümüzde duruyor. Suriye’yi devrimden çok önce, sınır güvenliği, terör başlıkları, akrabalık bağlarımız ve insani yardımlar parantezinde konuşurduk. 2011 yılından sonra ise devrimin bütün sancılarını anbean hissettik. İç savaşı, göçü ve insani krizleri yalnızca televizyon
Yanı başımızda bir devlet, ağır yıkıntıların, dumanı tüten enkazların arasından yeniden doğuyor. Suriye’den söz ediyorum. Sadece bir komşu ülke değil, her yönüyle canlı; acı verici, öğretici bir tarih ve sosyoloji laboratuvarı gibi önümüzde duruyor.
Suriye’yi devrimden çok önce, sınır güvenliği, terör başlıkları, akrabalık bağlarımız ve insani yardımlar parantezinde konuşurduk. 2011 yılından sonra ise devrimin bütün sancılarını anbean hissettik. İç savaşı, göçü ve insani krizleri yalnızca televizyon ekranlarından izleyerek değil, yurtlarını terk etmek zorunda kalan masum sivilleri şehirlerimizde misafir ederek, ekmeğimizi bölüşerek,
göğüs gerdikleri zorluklara bizzat şahitlik ederek yaşadık.
Ancak devrimden sonraki son iki yıldır, artık başka ve çok daha derin bir sorunun etrafında dönüyoruz:
“Suriye nasıl bir devlet olarak yeniden kurulacak?”
Gelinen aşama elbette Suriye’nin kendi iç meselesini çoktan aşmış durumda. Başta ülkemiz olmak üzere,
bütün coğrafyayı doğrudan ilgilendiren, fiziki sınırlar yeniden çizilmese de zihinlerin ve nüfuz alanlarının yeniden tanımlandığı bir eşikteyiz.
***
KRİTİK RAPOR: BİR DEVLET NASIL KURULUR?
Önümde, dün kamuoyu ile paylaşılan; ezber bozan öngörüler, teklifler ve çözümler ortaya koyan kapsamlı bir çalışma olan,
“Suriye Raporu”
duruyor.
Cihannüma Derneği, İHH ve Dijital Hafıza Derneği
’nin, Kasım-Aralık 2025 tarihlerinde sahaya inerek, iki farklı uzman ekiple hazırladığı bu rapor, durum tespitlerinin ötesinde,
Suriye Arap Cumhuriyeti
özelinde ancak
Türkiye’ye de yeni ödevler yüklenen
; geniş kapsamlı kısa ve uzun vadeli yol haritası çiziyor.
Raporu birkaç gün önce temin etsem de Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen yoğun katılımlı programı salonda takip ettim. Sunumda şunu bir kez daha fark ettim:
Türkiye’nin sivil toplum tecrübesi de insani yardım çalışmalarının ötesine geçen bir birikim ortaya koyuyor.
Rapora geçecek olursak: Tarihten hukuka, eğitimden mimariye, sağlıktan uluslararası ilişkilere kadar 15 farklı disiplinde, 100’e yakın akademisyenin emeğiyle ortaya çıkmış;
dengeleri bilen, coğrafyasını yaşayan ve geleceği öngören;
“bir devleti yeniden kurgulama” rehberi adeta.
Toplam 65 metne dayanan ve Türkçe, Arapça ve İngilizce olarak hazırlanan çalışma, Suriye için atılması gereken somut adımlar ortaya koyuyor.
***
TARİHE DÖNDÜK: SONUNDA İRAN DA KATILACAK
Takdim yazılarındaki bazı çarpıcı tespitleri aktarıp, sahadan elde edilen verilerim detaylarına değineceğim...
Cihannüma Derneği Başkanı Selim Cerrah’ın şu sözlerinin altını çizdim:
“Türkiye ve İslâm dünyası Suriye meselesini sadece yıkılmış bir ülkeyi yardım kampanyaları ile ihya ve inşa etmek olarak görmemelidir. Batının ve zihnen batıyla entegre şekilde zulüm mekanizmaları kuran doğudaki bazı devletlerin kötülükleri daima hatırda tutularak işler yapılmalıdır.”
Cerrah’ın
“İslâm milletinin kurtuluşu tevhit inancının toplumsal yansıması olan vahdet şuuruna dayatmaktadır”
şekkindeki sözlerini tamamlayan vurguyu ise bir diğer takdim yazısında İHH Başkanı Bülent Yıldırım yapıyor:
“Suriye meselesi, Allah için cehdeden birlik içinde olan Müslümanların dengelerin değiştiğini göstermektedir.”
Yıldırım, programda yaptığı konuşmada ise dengelerin daha nasıl değişeceğine şöyle işaret etti:
“Beş milyondan fazla insan Türkçe öğrendi. Bir çok insan da Arapça öğrendi. Biz aslında tarihe döndük. Tekrar hız aldık. Dünya gücü olma noktasına doğru gidiyoruz. İlk adalet kavgasını Suriye’de kazandık. Şam, Kıbrıs, Mısır, Lübnan, Irak, Türkiye ve Allah'ın izniyle sonunda
İran’da yaşayanlar da bu katara katılacak Ortadoğu'da. Hedef Kudüs olacak”
Programa; İstanbul Valisi Davut Gül, İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkanı Bülent Yıldırım, Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, İHH İnsani Yardım Vakfı Mütevelli Heyeti Başkan Vekili Hüseyin Oruç, Filistin’e Destek Platformu Başkanı Osman Nuri Kabaktepe, İHH Genel Sekreteri Ahmet Göksun, Dijital Hafıza Derneği Başkanı İzzet Şahin, Cihannüma Derneği Başkanı Selim Cerrah ile çok sayıda akademisyen, sivil toplum temsilcisi ve davetli katıldı.
***
BETONLA, YOLLARLA SINIRLI KALAMAZ
Ama önce Suriye’nin hal yoluna koyulması gerekiyor.
Raporun ruhuna sinen en önemli vurgulardan birini yine İHH Başkanı Bülent Yıldırım’ın şu ifadelerinde görebiliriz:
“Yeniden inşa süreci yalnızca betonla, yollarla ve binalarla sınırlı kalamaz. Asıl onarılması gereken şey, güven duygusu, adalet algısı ve birlikte yaşama iradesidir.”
Gerçekten de
Suriye, ümmetin yaralı hafızası.
Yıllardır Esed ailesi ve rejimin zulmü altında adaletin geciktiği ama asla unutulmadığı bir imtihan sahasıydı. Bugün gelinen noktada, fiziksel yıkımı onarmak işin belki de en kolay kısmı. Zor olan ise darmadağın edilmiş toplumsal dokuyu tamir etmek, (mezhepsel ve etnik fay hatlarını kaşıyanları da bastırarak) ve
"bir arada yaşama" kültürünü oluşturmak olacak.
Cihannüma Derneği Başkanı Selim Cerrah’ın şu sözleri ise stratejik bir uyarı olarak not edilmeli:
“Suriye’nin geleceği, sahada agresif şekilde iş kovalayan Batılı devletlerin ve onların taşıyıcı gücü olan çok uluslu şirketlerin insafına terk edilmemelidir.”
***
GÜÇLÜ SURİYE, İRAN’IN DA GÜVENLİĞİNİ SAĞLAR
Raporda yer alan sosyolojik veriler, Suriye sahasındaki gerçekleri önümüze yalın olarak koyuyor. 2011’den bu yana 1 milyon insanın hayatını kaybettiği, 14 milyona yakın insanın yerinden edildiği bir tablodan bahsediyoruz.
Suriye toplumunun yaklaşık yüzde 85’i Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat anlayışına mensup.
Baskı döneminin bitmesiyle birlikte toplumsal dayanışmada belirgin bir canlanma gözlemleniyor.
Fakat bir süredir, yakında takip ettiğimiz
Dürziler ve PYD kontrolündeki bölgelerdeki gerilim bir kırılma riskini de gösteriyor.
Raporda da özellikle İsrail’in ve küresel güçlerin, azınlık gruplarını stratejik bir araç olarak kullanma alışkanlığına dikkat çekiliyor. Dürzilerin dış müdahalelerle kışkırtılması veya PYD/SDG gibi yapıların Kürt kimliğini araçsallaştırarak terör koridoru oluşturma çabası,
yeniden inşanın önündeki en büyük mayınlar.
Tam bu noktada
“İsrail Faktörü”
devreye giriyor. Rapordaki analizlere göre İsrail, Suriye’de tam bir istikrar veya Türkiye ile entegre olmuş güçlü bir yönetim istemiyor. Onların tercihi “
İsrail’in “güvenlik” bahanesiyle bölgeyi bombalamasına meşruiyet sağlıyor.
Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesi, Ankara’nın yeniden inşa sürecinde etkin rol alması,
aslında Tel Aviv’in kâbus senaryosu.
Çünkü bu, İsrail’in bölgedeki hareket alanını daraltacak ve “Davut Koridoru” hayallerini suya düşürecek bir işbirliği.
Raporda, güçlü bir Suriye devletinin bölgesindeki devletlerin de güvenliğini sağlamlaştıracağına özellikle vurgu yapılıyor. Tam burada İran’ın Şii Hilali ve Velayet-i Fakih eksenli yayılma stratejisinin, devrimle birlikte Suriye’de önemli ölçüde zayıfladığına dikkat çekmek ve rapordaki şu tespiti birkaç yıl sonrası için not etmek gerek:
“Türkiye–Suriye ilişkilerinin normalleşmesi, Türkiye’nin yeniden inşa sürecinde etkin rol üstlenmesini ve bölgesel nüfuzunu artırmasını sağlayabilir. Bu durum, İsrail’in Suriye’deki askeri ve istihbarı hareket alanını daraltacak; özellikle hava operasyonları ve İran karşıtı faaliyetlerini sınırlandıracaktır. Aynı zamanda Türkiye’nin Arap dünyasındaki artan diplomatik etkisi, İsrail’in bölgesel yalnızlığını derinleştirme potansiyeli taşımaktadır.”
***
GERİ DÖNÜŞ: TERCİH DEĞİL, ZORUNLULUK
Rapora göre yeni Suriye yönetiminin en büyük handikabı, otoriter yapıdan katılımcı yönetime geçerken yaşadığı
“nitelikli kadro”
sıkıntısı. Devletin hafızasını, bürokrasisini ve eğitimini yönetecek kadrolar eksik. İşte bu yüzden, yurt dışındaki yetişmiş Suriyeli insan kaynağının geri dönüşünün sağlanması,
Suriye’nin beka meselesi olarak ortada duruyor.
Hem insan kaynağı açığını kapatmak hem de demografik dengeyi korumak için bu geri dönüşlerin stratejik bir zorunluluk olarak koordine edilmesi, sahadan yansıyan kritik izlenimlerin başında geliyor.
Suriye Raporu, kısa vadeli çözüm önerilerinin yanı sıra Ahmed Şara yönetimine bir vizyon sunuyor: Devletin hiçbir kritik yapısının tek bir azınlığın tekelinde olmadığı, başkanlık yetkilerinin denetlenebildiği, eğitim müfredatının çoğulcu ve eleştirel bir tarih bilinciyle yeniden yazıldığı bir Suriye...
Peki tüm bunlar mümkün mü?
Sınırların hem gönüllerde hem de fiiliyatta anlamsızlaştığı, İslam coğrafyasının ortak değerler etrafında kenetlendiği bir gelecek, hamasi bir hayal değil. Bir ideal. Bu hedef; siyasetten bürokrasiye, akademiden sivil topluma kadar hepimizin omuzlarındaki tarihî ve ahlaki bir vecibe olarak görülürse,
Suriye devrimi bir başlangıç noktası olarak önümüzde duruyor.
***
KOLİ DAĞITMAKTAN DEVLET İNŞA ETMEYE
Notlarımı ve izlenimlerimi bitirirken şunu da ifade etmeliyim:
Yıllarca ABD ve İsrail merkezli düşünce kuruluşlarının (think-tank), bölgemizdeki ülkelerin siyasetini kapalı kapılar ardında nasıl tasarladıklarını,
toplumları nasıl yönlendirdiklerini, masa başında kurguladıkları teorileri yerel bağlantıları ve elçilikleri üzerinden nasıl ete kemiğe büründürdüklerini tecrübe ettik. Onlar kaos planlarken, bizim elimizde ise sadece yaraları saracak imkanlar vardı.
Ancak bugün tablo değişiyor. Artık o emperyal aklın ve sinsi düzenin karşısında; sahayı bilen, derdi insan olan ve
“insani diplomasi”
üreten yerli kurumlarımız var. İşte "Suriye Raporu" da sivil toplumumuzun sadece yardım kolisi dağıtan değil;
devlet aklı üreten, strateji geliştiren ve bölgesel barışın entelektüel altyapısını kuran bir seviyeye ulaştığının somut ispatı.
Filistin’e Destek Platformu Başkanı Osman Nuri Kabaktepe’nin konuşmasında sarfettiği şu sözler de bu gözlemimi doğrular nitelikteydi:
“Kendi sorununu tartışan, tespit eden ve krizlerini çözen bir topluma dönüştük. Bu çok büyük bir kazanım.”
Büyük bir gayret ve titizlikle hazırlanan “Suriye Raporu”, derdi, davası coğrafyamız, bölgemiz, sınırlarımız, gönül bağlarımız olan; devlet adamları, siyasetçiler, akademisyenler ve öğrenciler tarafından da dikkatle okunmalı.