Edinilmiş kaygılar çağı

04:0029/06/2026, Pazartesi
G: 29/06/2026, Pazartesi
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Gökhan Özcan

Günümüzün düşünürleri çağımızın bir ‘Kaygılar Çağı’ olduğunu söylüyor, zamanımızı böyle isimlendiriyor. Psikiyatri klinikleri, psikolojik destek üniteleri kaygı bozukluğundan muzdarip hastalarla dolup taşıyor. Bir önceki çağı adı konmamış bir sahip olma çağı olarak yaşadık, parlak ilerleme ideallerinin altında yatan asıl örtülü maksat, asıl itici güç insanların sahip olma ihtiraslarıydı. Bu ihtirasları besleyen yaşama kodları hayatın ezberi haline getirildi, bu ezber üzerinden hayat şekillendirildi.

Günümüzün düşünürleri çağımızın bir ‘Kaygılar Çağı’ olduğunu söylüyor, zamanımızı böyle isimlendiriyor. Psikiyatri klinikleri, psikolojik destek üniteleri kaygı bozukluğundan muzdarip hastalarla dolup taşıyor. Bir önceki çağı adı konmamış bir sahip olma çağı olarak yaşadık, parlak ilerleme ideallerinin altında yatan asıl örtülü maksat, asıl itici güç insanların sahip olma ihtiraslarıydı. Bu ihtirasları besleyen yaşama kodları hayatın ezberi haline getirildi, bu ezber üzerinden hayat şekillendirildi. Öngörüldüğü gibi birçok şeye de gerçekten sahip olduk aslında bu süreçte. Ancak insan nefsini doyurmak, kontrolden çıkmış hevesleri bastırmak elbette mümkün değildi. Şimdilerde o sahip olduklarımızı kaybetme korkularından bir Kaygılar Çağı inşa ediyoruz. Korkuların, vehimlerin, ürküntülerin, vesveselerin, tedirginliklerin, dozu kaçmış gerilimlerin, başkalarına inanma zorluklarının, güvensizliklerin harcına karıştığı bir Kaygılar Çağı bu!

“Birbirimize dair o kadar az şey biliyoruz ki, insanların bu tuhaf dünyasında, birbirimize karşı hissettiğimiz nedensiz kaygılar, endişeler, acılı ve bencil önyargılar nedeniyle bizi birbirimize bağlayan sırrı çözebilmemiz neredeyse olanaksız” diyor ‘Csutora’ kitabında Sandor Marai.

Başa çıkamadığımız kaygılar arasında en tahripkâr olanı başkalarının iyiliğine inanamamak ve onların insanlığına güvenememek olsa gerek! Başka şeylere olduğu gibi duygulara da en konforlu halleriyle sahip olmayı arzuluyoruz biz. Sevdiğimiz şeyler bize bağlansın kalsın, hiçbir zaman hiçbir yere gidemesin istiyoruz. Sadece bir yere gidemesinler değil, bizim onları sevdiğimiz halden başkasına da dönüşmesinler istiyoruz. Her şeyi kendi arzuları doğrultusunda sabitlemek, kontrolüne almak isteyen arızalı bir düşünce yapısı bu. Ne insanın tabiatına ne hayatın tabii seyrine uygun! İnsan ve hayat birbirini etkileyerek ve dönüştürerek ilerleyen iki canlı ırmak, sürekli bir akışla bütünleniyorlar birbirlerinde. Yeryüzünde hayat süren her şey her an yeniden yaratılıyor ve yenileniyor. Her şeyi sabitleyerek kendinde tutma ihtirası, yani hayatın tabii seyri içinde kendini yenileyen şeylerin taşıdığı risklerden kaçma isteği, o şeylerin yaratılışına esastan aykırı… Dolayısıyla değişen şeyleri kaybedeceği endişesi zamanımızın insanını yaşamaktan dahi korkar hale getiriyor.

Bir de bunun tersi var; her şeyin sürekli değişmesini, olduğundan başka bir şeye dönüşmesini istemek… Bu da ayrı bir ihtiras! Hayatın seyri içinde her şey sürekli yenileniyor, ancak temel bir kaide o değişimin istikametine aynı süreklilikle ayar veriyor. Temel kavrayışımızı oluşturan şey bu akış içindeki sabiteler. Hayatın kadim kaideleri var, bu kaideleri her şeyin sahibi olan kudret, yani Allah (cc) koyuyor. İnsan yaşadıklarına rıza gösterebildiği ölçüde hayatın akışına uyum sağlayabiliyor. Her şeyin olduğundan farklı yürümesini istemek, değişimin kontrolünü kendi elinde tutmak hevesinden ortaya çıkıyor ve içinde hem isyan hem rızasızlık taşıyor.

Louis Ferdinand Celine, ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ta bize hiç de yabancı gelmeyecek bir insanlık manzarası çiziyor: “Önlerine geceyi gündüzü ve yaşamı katmış gidiyordu insanlar. Kendi gürültülerinden hiçbir şey duymuyorlardı. Sallamıyorlardı. Üstelik kent ne kadar büyük ve ne kadar yüksekse o kadar çok pişkinliğe vuruyorlardı.”

Sahip olduğunda her şeyi olduğu şekliyle sabitlemek… Ve hayatın getirdiği tabii değişim içinde yerine razı olamayıp sürekli başka şeyleri arzulamak… Her ikisi de şu zamanın insanını mutsuzluk girdaplarına sürükleyen iki uç yönelim! Yazık ki bu iki uç hal arasında gidip geliyoruz pek çoğumuz. Fıtratımıza çok daha uygun bir orta yol da vardı oysa. Hayatın kendini sürekli yenileyen yüzüyle barışık yaşamak ve bir ayağımızı temel kaideye basarak kendi değişimlerimizle o akışın bir parçası olmak da mümkündü aslında. Ve hâlâ da mümkün!

“Hayret ki her şey değişmez bir hakikat içinde mütemadiyen değişip duruyor!” diye not düştü defterine beyaz saçlı adam.

#Gökhan Özcan
#Aktüel
#Hayat