İnsan… Ne meçhul ne malûm!

04:0025/05/2026, Pazartesi
G: 25/05/2026, Pazartesi
Gökhan Özcan

Bazen başkalarının bizi hiç anlamadığını düşünüp üzülüyoruz. Bundan kastımız bizi bizim içimizden geçirdiğimiz gibi anlamadıkları aslında. Bu duruma içerlerken, aslında imkânsız bir şeyi istediğimizi pek düşünemiyoruz. Herhangi bir insanın bir başka insanı, özellikle de içinden geçirdikleriyle birlikte anlaması mümkün müdür? Kalabalıkların içinde de olsa, insan içinden büyük ölçüde kendi kendine konuşan bir varlıktır. Hayatın elbette ortak noktaları ve o ortak noktalar üzerinden şekillenen bir anlamsal

Bazen başkalarının bizi hiç anlamadığını düşünüp üzülüyoruz. Bundan kastımız bizi bizim içimizden geçirdiğimiz gibi anlamadıkları aslında. Bu duruma içerlerken, aslında imkânsız bir şeyi istediğimizi pek düşünemiyoruz. Herhangi bir insanın bir başka insanı, özellikle de içinden geçirdikleriyle birlikte anlaması mümkün müdür? Kalabalıkların içinde de olsa, insan içinden büyük ölçüde kendi kendine konuşan bir varlıktır. Hayatın elbette ortak noktaları ve o ortak noktalar üzerinden şekillenen bir anlamsal birleşim kümesi var. Ve fakat bu ortak anlama imkânı, özele inildikçe elden gider. Bu kaçınılmazdır; çünkü her insan hayata başkalarından farklı, kendine özgü, yani sadece kendisinin bakabileceği bir yerden bakar. Başkalarıyla beraber gördüğü şeyler vardır ama bunlar sınırlıdır. Hayatı anlarken, anlamlandırırken, ‘şey’ler hakkında düşünürken, bunu kendi dünyasının içinden, kendi zihinsel ve kalbi kabiliyetiyle, kendi biricikliğiyle yapar.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın ‘Fahim Bey ve Biz’ isimli eserinden ‘insan’ı anlamaya dair ufuk açıcı ifadeler: “Zira -her ne kadar garip olsa da- mahrum olmak muhtaç olmak değil ve mahzun olmak mesut olmamak değildir. Şüphe yok ki aydınlık veya karanlık zamanlarımız olabilir. Lakin neşemizin veya hüznümüzün mayası asıl vücudumuzun ve ruhumuzun bir usaresidir. Aynı şartlar içinde memnun veya mahzun olabiliyoruz. İnsanlar başlarına hariçten gelen felaketlerden ve saadetlerden ziyade bu halleri duyuş ve hazmediş kabiliyetleriyle, dünya ile ve kendi nefisleriyle mücadele tarzlarıyladır ki birbirlerinden ayrılırlar”

Güzel bir hava bir yönüyle meteorolojik bir hadisedir. Ama güzel bir havanın edebi tasvir ve tasavvurlarını söz konusu etsek, sayısız hikâye, şiir, roman, deneme gelir hatırımıza. Sayısız derken bunu laf olsun diye söylemiyorum, gerçekten sayısız! Müziği, resmi, başka sanatları da işe katarsak çok daha fazla ‘güzel bir hava’ anlatısına erişiriz. Güzel bir havayı ifade edecek ortak kelimelerimizin olması, güzel bir havayı hepimizin ya da hatta sadece birkaçımızın aynı şekilde ifade edeceği anlamına gelmez. Güzel bir havanın hepimizde mutlaka farklı, kişiye özel bir tarifi, bir duygusu, bir görüntüsü, bir kokusu, uyandıracağı farklı çağrışımları vardır. Çünkü her insan yaratılışı itibariyle tektir; zihniyle ve kalbiyle tektir. Aynısından bir tane daha yoktur. Ve sadece fiziksel görünümüyle değil, hadisatı, dünyayı, insanı ve bunlarla ilgili başka ayrıntıları görürken, işitirken, tecrübe ederken, anlarken, anlamlandırırken ve anlatırken mutlaka kendi farkını, başkalığını ortaya koyar. Bu sonsuz bir çeşitliliktir ve mucizenin ta kendisidir.

“Ne söylediğimi duyuyor musun?” diye sordu masadaki iki kişiden biri diğerine. “Duyuyorum” dedi diğeri, “ama bu sadece kulaklarımın başa çıkabileceği bir şey mi, bundan emin değilim!”

Birilerinin bizi anladığını düşündüğümüzde olan şey de aslında duyguların ve düşüncelerin bire bir aynı olması değildir. Daha ziyade, birbirine yakınlaşmasıdır. İnsani diyaloğun zemini bu yakınlaşmalardan, bu fıtri çekimlerden oluşur. İnsanı ancak onu var kılan, yani Yaratan mutlak olarak bilir, orada da anlama fiiline ihtiyaç yoktur. Allah insana ruhundan üflemiştir, dolayısıyla insanın içinden geçenler de duyup düşündükleri de anladıkları ve anlamlandırdıkları da öncesi ve sonrasıyla birlikte O’na malûmdur. Çünkü insan O eşsiz sanatkârın eseridir ve tabiidir ki ‘varlığı’nda O’nun hiçbir şeye benzemezliğinden de bir eser, bir kabiliyet taşır.

Paulo Coelho, neredeyse bütün dünya dillerine çevrilen meşhur kitabı ‘Simyacı’da şunları söylüyor: “Dünyanın ruhu insanların mutluluğuyla beslenir. Ya da mutsuzluklarıyla, arzuyla, kıskançlıkla. Kendi kişisel menkıbesini gerçekleştirmek insanların biricik gerçek yükümlülüğüdür. Her şey bir ve tektir.”

“Öyle zannediyorum ki her insan bir diğeri için” dedi beyaz saçlı adam, “kendimizi cevabını bildiğimize inandırdığımız bir bilmece!”

#aktüel
#hayat
#Gökhan Özcan