İsrail-ABD-İran savaşı Körfez jeopolitiğini kökten değiştirecek: Dengeleyici unsur Türkiye olabilir

04:008/03/2026, Pazar
G: 8/03/2026, Pazar
İhsan Aktaş

Ortadoğu’da başlayan ABD-İsrail-İran savaşı yalnızca bir askerî çatışma değildir. Bu savaş, Soğuk Savaş sonrası kurulan Körfez güvenlik mimarisinin büyük bir sarsıntı geçirdiği yeni jeopolitik durumu ifade etmektedir. Otuz yıldır bölgenin güvenliği büyük ölçüde ABD’nin askerî şemsiyesi altında şekillendi. Ancak bugün yaşananlar bu düzenin belirsiz bir sürece girdiğini göstermektedir. Bu savaş bittiğinde iki ihtimal ortaya çıkabilir. Eğer İran ağır bir yenilgi alır ve İsrail gücünü muhafaza ederse,

Ortadoğu’da başlayan ABD-İsrail-İran savaşı yalnızca bir askerî çatışma değildir. Bu savaş, Soğuk Savaş sonrası kurulan Körfez güvenlik mimarisinin büyük bir sarsıntı geçirdiği yeni jeopolitik durumu ifade etmektedir. Otuz yıldır bölgenin güvenliği büyük ölçüde ABD’nin askerî şemsiyesi altında şekillendi. Ancak bugün yaşananlar bu düzenin belirsiz bir sürece girdiğini göstermektedir.

Bu savaş bittiğinde iki ihtimal ortaya çıkabilir. Eğer İran ağır bir yenilgi alır ve İsrail gücünü muhafaza ederse, Körfez ülkeleri yarı bağımsız bir güvenlik mimarisi oluşturmak bir yana, doğrudan İsrail’e bağımlı hâle gelebilir.

1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra bölgede yeni bir düzen kurulmuştu. Bu düzen basit bir güvenlik formülüne dayanıyordu: Körfez monarşileri enerji ve finans gücünü koruyacak, Amerika Birleşik Devletleri ise bölgenin nihai güvenlik garantörü olacaktı. Ancak bu düzen, İsrail’in kendi sınırlarını zorlayan politikalarıyla fiilen ortadan kalktı.

Birçok kişinin gözünden kaçmış olabilir: ABD ve İsrail için gerçek endişe ne zaman başladı? 7 Ekim saldırılarından birkaç ay önce Çin’de önemli bir toplantı gerçekleşti. Bu toplantıya İran ve Suudi Arabistan dışişleri bakanları katılmıştı.

İran ile Suudi Arabistan arasında gelişen yakınlaşma, ABD’nin bölgedeki varlığını anlamsız hâle getirebilirdi. İddialı bir cümle kurulacak olursa, ABD’nin Ortadoğu’ya yeniden güçlü biçimde dönmesinin sebeplerinden biri de budur.

Çünkü ABD otuz yıl önce Körfez ülkelerini Saddam tehdidiyle korkutarak Irak’ı işgal etti ve trilyon dolarlık koruma bedellerini almaya devam etti. Körfez Savaşı’ndan bugüne kadar da İran’ın varlığını bölge ülkelerine karşı bir tehdit olarak göstererek hegemonyasını sürdürdü.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın kendi yönetimine yönelik sert bir eleştirisi dikkat çekicidir:

“Biz düşmanlarımızı komşularımız zannediyorduk. Oysa gerçek düşmanlarımız emperyalistlermiş.”

Irak işgalinden önce yaşananlar da hatırlanmalıdır. İran Devrimi’nden sonra İran ile Irak tam sekiz yıl boyunca birbirleriyle savaştı. ABD, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri bu süreçte Irak’a yaklaşık 1 trilyon dolar değerinde silah sağladı. Savaş bitince ise silah deposuna dönen Irak, bölge ülkeleri için tehdit hâline geldi. “Sam Amca” buna da bir çözüm buldu: Irak Kuveyt’i işgal etti. Bu işgalden korkan diğer ülkeler ABD ile koalisyon kurarak Irak’a karşı yürütülen savaşı tekrar finanse ettiler.

Bütün bunlar yaşanırken İran durumdan memnun kalmıştı, çünkü rakibini ABD ortadan kaldırmıştı. Ancak kısa vadeli hesaplar, uzun vadede büyük yıkımlara dönüşebiliyor.

İsrail ve ABD savaşı başlattıktan sonra İran bu zayıf noktayı hedef aldı. İlk bakışta iki devletle savaşan İran’ın Körfez’deki ABD üslerini vurması hesapsız bir hamle gibi görünebilir. Ancak uzun vadede bu durum, ABD’nin güvenlik garantörü olduğu ülkelerin bu saldırılara maruz kalması ciddi sonuçlar doğuracaktır.

ABD’nin hava savunma sistemleri Körfez ülkelerinde yeterince aktif çalışmadı. Bu gerçeklik, Körfez başkentlerinde uzun süredir tartışılan bir soruyu yeniden gündeme getiriyor:

Bölgenin güvenliği tek bir küresel güce dayanarak sürdürülebilir mi?

Körfez ülkeleri artık klasik ittifak modelinin ötesine geçen bir denge politikası izlemek zorunda kalabilir:

* ABD ile askerî iş birlikleri,

* Çin ile ekonomi ve enerji alanında derinleşen ilişkiler,

* Türkiye ile savunma sanayi ve dış politika alanında yeni ortaklıklar,

* Rusya ile enerji iş birlikleri ve yeni denge arayışları.

Suudi Arabistan bölgenin lider ülkesidir. İsrail’in Gazze’deki katliamları karşısında teslimiyetçi bir tutum takınmadı, İsrail yayılmacılığının ne anlama geldiğini daha derinden hissetmeye başladı.

İsrail söz konusu olduğunda ABD’nin tutumu zorunlu destek olduğu için, bölge jeopolitiğinin geleceğinde Suudi Arabistan’ın oynayacağı rol son derece önemlidir. En azından kendi bekası açısından bu kaçınılmazdır.

Körfez’in güvenlik arayışında Ankara önemli bir stratejik aktör hâline gelebilir

1-Bölgesel dengeleyici güç,

2- Savunma sanayii ortaklıkları

3- Diplomatik iş birlikleri, ortak çıkar alanlarının korunması, Yemen ve Somali ve Sudan’da olduğu gibi.

Savaşın sonucu ne olursa olsun, Körfez güvenlik mimarisi köklü bir sarsıntı yaşamaktadır. İsrail’in Körfez ülkelerine yönelik “sahte bayrak operasyonları” ile gerçekleştirmeye çalışması da ortaya çıkan güvenlik boşluğunu örtbas etme çabasıdır

Bölgemiz için en doğru yol, bu savaşın bir an önce sona ermesi ve herkesin kendi alanına çekilmesidir. ABD ise her açıklamasında savaşın süresi hakkında uzun tahminler yapıyor. Görünen o ki evdeki hesap çarşıya uymamış.

Politico dergisinin ABD güvenlik kaynaklarına dayandırarak verdiği bir bilgi de dikkat çekicidir: Trump kendi başına bir savaş başlatmış olabilir, ancak ABD kurumları bu savaşa tam anlamıyla hazır değildi.

İlginç olan bir başka nokta da Avrupa’da ortaya çıkan benzer durumdur. Kıta Avrupası da Türkiye olmadan kalıcı bir güvenlik mimarisi kurmakta zorlanmaktadır.

Bu savaş Orta Doğu devletleri için büyük bir travmaya dönüştü. ABD’nin gölgesinde yaşanan güvenlik düzeninin miadının doldurduğu derinden hissedilmektedir.

Görelim Mevla neyler.

#politika
#iran
#abd
#israil
#İhsan Aktaş