‘Önce yavaşça, sonra aniden’: Yırtıcı hegemonya ve Amerikan gücünün aşınması

04:0029/04/2026, Çarşamba
G: 29/04/2026, Çarşamba
Kadir Üstün

Foreign Affairs dergisinin Mart-Nisan sayısında realist okulun önde gelen ismi Stephen M. Walt imzasıyla yayınlanan ‘Yırtıcı Hegemon: Trump’ın İktidarı Kullanış Biçimi’ başlıklı makale, Trump’ın dış politikası yaklaşımını anlamak açısından son derece açıklayıcı önemli bir perspektif sunuyor. Dış politikasının milliyetçi, realist, merkantilist, emperyalist ve izolasyonist olarak tanımlanmasının kısmen doğru olduğunu söyleyen Walt, Trump’ın ikinci döneminin ‘yırtıcı hegemonya’ kavramıyla tanımlanabileceğini

Foreign Affairs dergisinin Mart-Nisan sayısında realist okulun önde gelen ismi Stephen M. Walt imzasıyla yayınlanan ‘Yırtıcı Hegemon: Trump’ın İktidarı Kullanış Biçimi’ başlıklı makale, Trump’ın dış politikası yaklaşımını anlamak açısından son derece açıklayıcı önemli bir perspektif sunuyor. Dış politikasının milliyetçi, realist, merkantilist, emperyalist ve izolasyonist olarak tanımlanmasının kısmen doğru olduğunu söyleyen Walt, Trump’ın ikinci döneminin ‘yırtıcı hegemonya’ kavramıyla tanımlanabileceğini savunuyor. Walt’a göre Washington’ın ayrıcalıklı pozisyonunun hem müttefiklerden hem de muarızlarından taviz koparmak için kullanıldığı bu yaklaşım, kısa vadede kısmen başarılı olsa da uzun vadede Amerika’nın ulusal çıkarına hizmet etmeyecek ve hegemonya pozisyonunun altını oyarak gerilemesini hızlandıracak.


AMERİKAN HEGEMONYASININ EVRELERİ

Walt, Amerikan gücünün farklı tezahürlerini Soğuk Savaş’ın ‘müşfik hegemonyası,’ tek kutuplu dönemin ‘kibirli hegemonyası’ ve Trump’ın ikinci döneminin ‘yırtıcı hegemonyası’ olarak üç döneme ayırıyor. Soğuk Savaş döneminde müttefiklerine tatlı sert davransa da temelde ortaklarını zayıflatmak arayışında olmadığına dikkat çekiyor. Tek süper güç döneminde ise kibrini kontrol edemeyip Afganistan ve Irak savaşları gibi yanlış adımlar atan Amerika’nın agresif politikalarının ‘haydut rejimlerle’ sınırlı olduğunu ve müttefiklerini hedefe koymadığını hatırlatıyor.

Trump’ın anlayışı ise dost düşman ayrımı yapmaksızın Amerika’nın bütün aktörlerle bire bir pazarlığa girmeyi tercih ederek maksimum taviz ve imtiyaz sağlamaya çalışması olarak öne çıkıyor. Bu politika istikrarlı ve karşılıklı fayda sağlamaya çalışan bir ilişki biçimi yerine Amerika’nın her ilişkisinden en fazla karla çıkmasını ve karşı tarafı mümkün olduğunca zayıflatmasını amaçlıyor. ‘Yırtıcı hegemonya’ müttefiklerle muarızlar arasında ayırım yapmayarak karşılıklı güç dengesine ‘sıfır toplamlı’ bir denklem olarak yaklaşıyor.

Yırtıcı hegemonya politikası, Amerika’yı Avrupa ve Kanada gibi müttefiklerini zorbalamaya götürürken daha güçlü olan Çin gibi hasımlarıyla ticari anlaşma imkanlarını aramak zorunda bırakıyor. Yaptırımlar ve gümrük tarifelerini ekonomik silah olarak kullanan Washington, askeri koruma sağlama karşılığında ekonomik taviz arayışına giriyor. Çok taraflılıktan kaçınmanın temelinde de herkesin daha fazla kazanacağı şekilde pastayı büyütmek yerine mevcut pastadan en fazla payı alma çabası öne çıkıyor.

Walt’a göre yırtıcı hegemonyayı büyük güçlerin zayıf devletleri itip kakmasından ayıran temel fark, müttefikleri zora sokacak taleplerin mecbur kalınmadıkça tercih edilmemesi ve dost ülkelerin refah ve gücünün artmasının temelde hegemon lehine pozitif bir gelişme olarak görülmesi olarak öne çıkıyor. Yırtıcı hegemonun dünyasında büyük güç her durumda büyük ve küçük aktörlerden daha fazla kazanmanın derdinde. Diğer aktörlerin kaybetmesi de bu perakendeci ilişki biçiminin en doğal sonucu olarak görülüyor.


YIRTICI HEGEMONYANIN PARADOKSU

Walt’ın analizinde yırtıcı hegemonyanın kendi kendini tüketme riskiyle karşı karşıya olduğu görülüyor. Trump’ın zorbalayıcı tarzı karşısında Kanada ve Avrupa gibi müttefiklerinin farklı arayışlara girerek Endonezya, Hindistan ve Çin gibi ülkelerle ticaret anlaşmaları yapması dikkat çekiyor. NATO, Ukrayna ve Tayvan konularında Amerika’nın geleneksel güvenlik taahhütlerinin ekonomik pazarlıkların bir parçası haline gelmesi, uluslararası sistemde güvenlik risklerini artırmakla kalmayıp istikrarsızlık ve öngörülemezliği körükleyen bir etki yaratıyor.

Grönland’ı ilhak talebi ve Maduro operasyonu gibi ‘yırtıcı’ davranışlar da uluslararası hukuku hiçe sayması itibariyle Amerikan hegemonyasının meşruiyet ve kredibilitesine ket vuruyor. Dahası, Trump’ın tehditlerini yerine getirmemesi de diğer güçlerin Washington’ın ‘blöf’ yaptığına kanaat getirmesine neden oluyor. Kanada’nın 51. eyalet olma, Danimarka’nın Grönland’ın ilhakı ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı açma konularında Trump’ın tehditlerine ‘pabuç bırakmayan’ görüntüleri de bu minvalde değerlendirilebilir. Benzer şekilde Çin de Tayvan konusunda Trump’ın bir şey yapmayacağına kanaat getirerek askeri adımlar atması uluslararası sistemi aşındıracak bir etki yaratabilir.

Amerikan hegemonyasının hoyratça kullanılmasının Trump’ın kısa vadede istediklerini kısmen de olsa alabildiği ancak uzun vadede kredibilite, meşruiyet ve caydırıcılığından kaybettiği bir paradoks yarattığı söylenebilir. Müttefiklerinin alternatif arayışlara girmesi, hasımlarının ise Washington’ın zorlayıcı gücünden çekinmemesi, Amerikan hegemonyasını zayıflatan bu eğilimi güçlendiriyor.

Walt’un sunduğu çerçevede Trump dış politikasının maksimalist yönlerinin abartıldığı eleştirisi getirilebilir. Örneğin ticaret politikalarının ülkenin ulusal kapasitesini sınırlı da olsa artırarak Çin’in özellikle ileri teknoloji alanındaki ilerlemesini sınırlandırdığını savunanlar çıkacaktır. Bu bağlamda Trump politikasının yırtıcı özelliğiyle sınırlı kalmadığı ve jeoekonomik bir stratejiyi de barındırdığı savunulabilir. Ayrıca NATO’nun güvenlik harcamalarının artması ve Asya’daki Amerikan müttefiklerinin (Japonya ve Güney Kore gibi) Washington’a daha da sıkı bağlanmaya çalıştığı da öne sürülebilir.

ABD ne kadar güvenilmez ve öngörülmez olsa da Çin’in eskisine göre daha fazla kabul görmesinin daha güvenilir olduğu anlamına geldiği de söylenemez. Walt’ın yırtıcı hegemonya stratejisinin başarısızlığını öngörmenin fazla erken olduğunu savunanlar da çıkacaktır. Bu eleştirilerde haklılık payı var elbette ancak bunların ötesinde Walt’ın Trump’ın dış politikasının Amerika’nın diğer dönemlerdeki hegemonya duruşlarından nasıl farklılaştığını netleştirmesi literatüre önemli bir katkı yapıyor.

Trump’ın müttefik-hasım ayırımı yapmaksızın güç dengelerine odaklanan ve ulusal çıkarı diğer aktörler aleyhine maksimize etmeye çalışan yaklaşımı onu diğerlerinden ayıran temel fark olarak öne çıkıyor. Amerika’nın hegemonik gücünün kısa ve orta vadede ortadan kalkacağını savunmak zor elbette ancak uzun vadede bu gücün altının oyulduğu tezinin alıcısı olacaktır. Walt, Hemingway’den alıntıyla Amerikan gücünün ‘önce aşamalı olarak ve sonrasında aniden’ gerileyeceğini öngörüyor. Walt’ın bu öngörüsü, Trump’ın Amerika’sının bir şekilde ‘geriden gelip kazanan çocuk’ olacağına inancın ne kadar azaldığına da işaret ediyor.

#ABD
#Politika
#Kadir Üstün