Kelam geleneği (10)

04:0027/04/2026, Pazartesi
G: 27/04/2026, Pazartesi
Ömer Türker

Gazzâlî ve Fahreddin er-Râzî’nin kadim hikmetle hesaplaşmasının İslam düşünce tarihi açısından pek çok sonucu olmuştur. Fakat bunlardan biri, İslam’da bilimler geleneğini derinden etkilemiştir. Modern tarih yazımındaki yaygın iddiaların tam aksine kelam geleneğinin önde gelen düşünürlerinin felsefeyle hesaplaşma süreci, gerçekte felsefenin yaygınlaşmasına yol açmıştır. Felsefe denildiğinde bugünlerde aklımıza daha ziyade mantık, bilgi teorisi ve metafizik gibi alanlar geliyor. Klasik dönemde felsefe

Gazzâlî ve Fahreddin er-Râzî’nin kadim hikmetle hesaplaşmasının İslam düşünce tarihi açısından pek çok sonucu olmuştur. Fakat bunlardan biri, İslam’da bilimler geleneğini derinden etkilemiştir. Modern tarih yazımındaki yaygın iddiaların tam aksine kelam geleneğinin önde gelen düşünürlerinin felsefeyle hesaplaşma süreci, gerçekte felsefenin yaygınlaşmasına yol açmıştır.

Felsefe denildiğinde bugünlerde aklımıza daha ziyade mantık, bilgi teorisi ve metafizik gibi alanlar geliyor. Klasik dönemde felsefe kelimesi mantık ve metafiziğin yanı sıra fizik, matematik, ahlâk ve siyaset olmak üzere insanî bilginin bütün alanlarını kuşatıyordu. Aslında İslam dünyasında fizik ve matematik bilimler ile ahlak ve siyaset bilimlerinin hiçbir zaman kelimenin hakiki anlamıyla meşruiyet krizi olmamıştır. Kelam ve felsefe arasındaki tartışmalar, daha ziyade hakikat bilgisine ulaşmak için kullanılan yöntem, insanın hakikati, Tanrı’nın zâtı ve sıfatları, Tanrı-âlem ilişkisi, fiziksel dünyanın teorisi gibi alanlara yoğunlaşır.

Yani kelamcılar felsefenin yöntemi, teorik fiziği ve metafiziğinde sorun olduğunu düşünmüştür. Mineraloji, botanik, zooloji, meteoroloji, astronomi, aritmetik, geometri ve optik gibi fizik ve matematik kapsamındaki disiplinler başından beri “klasik dünyanın kendi şartlarının” imkân verdiği ölçüde sultanlar, emirler, beyler ve zenginler tarafından daima desteklenmiştir. Bu desteklerin hacmi daha çok ilgili merciin siyasi ve iktisadi şartları ve gücü doğrultusunda şekillenmiştir.

Kuşkusuz ferdî ve içtimaî hayatın düzen ve istikrarı için elzem olan akaid, hadis, kelam ve tasavvuf alanlar ve bu işlevlere ilaveten kaza (yargı) sisteminin idare ve idamesini üstlenen fıkıh gibi alanlar yaygın bir desteğe sahiptir. Tabiri caizse fıkha ayrılan ödenek ile botanik veya zoolojiye ayrılan ödenek hiçbir zaman aynı olmamıştır. Fakat dönemin ihtiyaç tahlil ve değerlendirmeleri doğrultusunda fizik ve matematik bilimler daima destek bulmuştur. Hatta Abbasîler, Selçuklular, İlhanlılar, Memlükler ve Osmanlılar gibi büyük devletlerde fizik ve matematik bilimlere destek çok ileri noktalara ulaşmıştır. Dolayısıyla tartışma ve gerilim noktalarını, genel teveccühe mazhar olan bilimlerin meselelerinden ayrı değerlendirmek gerekir.

Bu bağlamda bilhassa Fahreddin er-Râzî’nin eleştiri ve şerhleriyle yaygınlık kazanan şey, felsefenin insana, doğaya, âlem ve Tanrı’ya, Tanrı-âlem ilişkisine ve âhirete dair bakışı derinden etkileyen bütünlüklü anlatısıdır. Bu anlatı yüksek temsilini İbn Sînâ’nın el-İşârât ve’t-tenbîhât adlı eserinde, bu temsilin geniş şerhini de yine İbn Sînâ’nın yirmi iki kitaplık eş-Şifâ külliyatında bulmuştur. Râzî sonrasında yaygınlaşan, neredeyse tüm şerî bilimlere sirayet eden hatta kelam ve tasavvufun yeni dönemdeki teorilerinin asli parçası haline gelen felsefe anlatısı da budur. Geçen yazılarda belirtildiği üzere bu anlatı aynı zamanda kadim felsefenin müslüman filozofların katkı ve tadilatını da içeren son sürümüdür.

İslam dünyasındaki nazarî ekollerin tamamını dikkate alarak söyleyecek olursak; Gazzâlî, Râzî, Sühreverdî ve İbnü’l-Arabî’yi bu felsefî mirasla hesaplaşan ve İslam döneminin duyarlılıkları, usulü ve yeni bilgi alanlarının verileri doğrultusuna onu dönüştüren ve yeniden yorumlayıp geliştiren temel şahsiyetler olarak görmek mümkündür. Bu sebeple neredeyse tüm ekoller felsefeden nasibini almıştır. Hatta yeni dönemin düşünür tipi formasyonun temel bileşenlerinden biri, kesinlikle felsefedir. Diğer deyişle felsefe bilmeyenin mütekellim, sufi veya usulcü kısaca düşünür olamadığı yeni bir döneme girilmiştir.

Yine de tüm tartışma, eleştiri ve şerhlere rağmen felsefenin yeni dönemdeki konumunun nihai değerlendirmesi nereden baktığımıza göre değişir. Şayet önceki dönemleri içerecek şekilde Yunan ve Helen mirasından bakarsanız kadim hikmet İslam dönemini zaptetmiş görünür. Açıkçası buradan bakıldığında felsefenin bu denli yayılması, İslam döneminin nihai tahlilde lehine miydi sorusunun cevabının çok ayrıntılı müzakere edilmesi gerekir. Hatta bu müzakereyi İslam döneminin başından alarak değerlendirmek daha isabetlidir. Zira İslam dönemi bilimleri, bütün başarılarına rağmen kadim dünyanın bir devamıdır. Belki de tercüme edilen bilim külliyatının mevcut boşluğu son derece muhkem bir şekilde doldurması nedeniyle kelamcıların teori ve yaklaşımları hiçbir zaman yeni bir bilim anlayışının kapılarını aralayamamıştır. Belki de kelamın böyle bir kabiliyeti yoktu. Ama meselenin tartışmaya açık bir tarafı olduğunu belirtmek gerekir.

Şayet İslam döneminin kendi içindeki oluşum, gelişim ve değişim süreçlerini esas alarak bakacak olursanız felsefenin yaygınlaşması, İslam’ın önceki medeniyetleri içerip aşması olarak okunmaya daha elverişlidir. Açıkçası bu açıdan bakıldığında Râzî ve İbnü’l-Arabî, şapkayı secdeye götürmeyi başarmıştır. Her iki düşünür de kendi alanlarındaki eleştiri ve inşa faaliyetleriyle felsefeyi yeni dönemdeki nazarîyatın bir parçası haline getirebilmiştir.

Hangi bakış açısını tercih ederseniz edin ortadan kesin olan bir durum vardır: İslam dönemi Hicrî üçüncü yüzyılın başında müstakil bir unsur olarak bünyesine kattığı kadim felsefi mirası on ikinci yüzyıldan itibaren bünyenin tamamına zerk etmeyi tercih etmiştir. Bugünlerde bilim ve felsefe revaçta olduğu için insanlar, kadim bilim ve felsefeyi aktarıp dönüştürmenin sadece olumlu yanlarını konuşmayı tercih ediyorlar ama İslam döneminin kabiliyetleri açısından bu durumun olumsuz sonuçları olduğunu yahu olabileceğini de gözden ırak tutmamak gerekir. Hiçbir olumsuz neticesinden söz edilmese bile müslümanları kadim dünyanın bilimsel varsayımlarına mecbur edip etmediğini tartışmamız gerekir. Kelam geleneği açısından bunun anlamı şudur: Kelamcılar, felsefî tezlerin nazarî olarak makuliyetini kabul etmekle süreç içinde kendi varsayımlarının sonuçlarını sadece nazarî seviyede kavramayı ve olgusal açıklamalarda İbn Sînâ şarihi olmayı yeterli görmüşlerdir. Bir araştırmacı, kelamın zaten bundan fazla bir kabiliyetini olmadığını da düşünebilir ve bu düşüncesini haklı çıkaracak epeyce gerekçe de bulabilir. Ben aksini düşünmedikçe sürecin tam olarak anlaşılamayacağı kanaatindeyim.

#Aktüel
#Hayat
#Ömer Türker