Çocuklarımız niçin bu halde, nasıl kurtulur? (II)

04:0025/04/2026, Cumartesi
G: 25/04/2026, Cumartesi
Serdar Tuncer

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan vahşi, elim ve bize yabancı hadiseleri devlet, toplum ve medyanın sorumlulukları bağlamında yorumlarsak ortaya nasıl bir tablo çıkar? Neleri yanlış yaptık da buralara geldik? Neyi nasıl yapmalıyız ki buradan bir çıkış yolu olabilsin? Bir önceki yazımızı okuyanlar hatırlayacaklar; işin aileye ve zamanenin icbarına bakan kısımlarını elimizden geldiğince tahlil etmeye çalışmıştık. Çocuklarımızın talim ve terbiyesi -dikkat buyrunuz eğitim ve öğretimi değil!- tek

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan vahşi, elim ve bize yabancı hadiseleri devlet, toplum ve medyanın sorumlulukları bağlamında yorumlarsak ortaya nasıl bir tablo çıkar? Neleri yanlış yaptık da buralara geldik? Neyi nasıl yapmalıyız ki buradan bir çıkış yolu olabilsin?

Bir önceki yazımızı okuyanlar hatırlayacaklar; işin aileye ve zamanenin icbarına bakan kısımlarını elimizden geldiğince tahlil etmeye çalışmıştık. Çocuklarımızın talim ve terbiyesi -dikkat buyrunuz eğitim ve öğretimi değil!- tek başına ne ailenin ne devletin ne de toplumun yüklenebileceği bir meseledir. Bu hususta sorumluluk sahaları ve payları başka başka olmak üzere aile, çevre, devlet, diyanet, medya ve sivil toplum kuruluşları birlikte hareket etmelidir. Nasıl ki çözüm bu bileşenlerin birlikteliğinden ve kendilerine düşen vazifeleri bihakkın yerine getirmesinden doğacaksa, çözümsüzlük de bu husustaki sorumluluk sahiplerinin yaptıkları yanlışlar sebebiyle ortaya çıkmaktadır.

Haydi itiraf edelim son çeyrek asırda, eğitim sistemine dair; yanlışlardan arınmış, yerli ve milli, kadimden beslenen, çağı doğru okuyan, bize has bir eğitim modeli ortaya koyamadık. Yaz-boz tahtasına çevirdiğimiz model, müfredat ve sınav sistemlerinin hiçbirisi istediğimiz gibi bir neticeye ulaştırmadı bizi. Hâlâ arıyoruz. El yordamıyla, düşe kalka, deneme yanılma yoluyla eğitim sisteminin bizcesini arıyoruz. Değerler eğitimini müfredata almak, öğle teneffüsünü Cuma vaktine denk getirmek, okullarda mescid yapmak yetmiyor büyük derdimizi çözmeye. Fazlası lazım! Eğitim süresini bir ay kısalt, o bir ayda Camilerde vereceğin eğitimi sınıf geçmenin gerek şartı yap! Ne olur? Yürüyüş yaparlar. Bırak yürüsünler! Her gün son iki dersi mecburi değerler eğitimine -din ve ahlak eğitimi ifadesi güzel bu arada- ayır. Onun içini de ehil kimseler marifetiyle doldur. Çocuk dersi vereni severse dersi de sever. Böyle yapsak ne olur? Laiklik elden gider! Ülke gidiyor, nesil gidiyor, mukaddesler gidiyor varsın laiklik de biraz gitsin!

Ne zaman doğru bir hamle gelecek olsa seküler azınlığın çok çıkan sesi sebebiyle geri adım atılıyor. Demokrasi diye diye yarınlarımızı heba ediyoruz. Bu kafayla gidersek gelecekte daha demokratik bir ülkemiz olur mu? Belki! O ülke hâlâ bizim olur mu? Hayır! Ülkeyi yöneten evlatlarımız bu toprağın ruh köklerine bağlı, değerlerine aidiyet hisseden, tarihine ve maneviyatına sahip çıkan bir nesil olabilir mi? Asla! Bir ‘belki’ umuduyla bu ‘hayır’ ve ‘asla’ heba edilir mi? Hayır! Katiyen! Asla!

Öğretmeni, öğrenciyi ve veliyi sil baştan yorumlamamız lazım. Öğretmenden dayak yiyip eve ağlayarak gelen çocuğuna ‘öğretmenin haklıdır’ diyerek ufaktan bir sille aşkeden babaların yaptıkları doğruydu. Öğretmene saygı yok, sınıfta disiplin yok, çocuğa kaş çatılsa veli okul basmaya geliyor; bu şartlarda nasıl yetiştireceksin yeni nesli? Bu eğitim bahsi daha çok su götürür, şimdilik bu kadar yeter.

Yurtlar açmak, bazı vakıf ve dernekler marifetiyle çocuklara maneviyat eğitimi verme çabası elbette takdire şayan ama asla yeterli değil! FETÖ belasını savmamızla birlikte diğer bütün tarikat ve cemaatlere potansiyel yeni FETÖ muamelesi yapmaya başladık. Bu büyük bir yanlış ve mühim bir kırılma idi. İnsan insanın yanında yetişir, muhitte serpilir, bulunduğu çevrede çiçeğe durur, düşüp kalktığı kimselerin tadınca meyve verir. Tarikat ve cemaatin birbirinden farkını idrakten mahrum çapsız zihinlerin tezviratına bin yıllık tecrübemizi kurban ettik. Şeyh Edebali’nin rüyasını, Yahya Efendinin duasını, Ebussuud Efendinin vakarını, Zenbillinin heybetini, Akşemseddin’in nazarını, Fuzulinin şiirini, Itri’nin tavrını, Galib Dede’nin izzetini, Aziz Mahmud Hüdayi’nin tebessümünü çıkardığınızda İslam Medeniyetinin Osmanlı yorumundan geriye ne kalır? Alperen dervişlerin Anadolu’nun İslamlaşmasındaki rolünü inkar ettiğiniz vakit ortada Müslüman sıfatıyla biz kalır mıyız? Sapla samanı karıştırdık. Zahid Efendiye rahmet olsun, buyururlarmış ki: Tarikatler cemiyete insan yetiştirir, kendisine değil! Ülkenin istikbaline sinsice kasteden köksüz ve hain bir yapının yediği halt sebebiyle, tarihini ve toplumunu hayatın her bir safhasına dokunan yiğitleri yetiştirmek suretiyle asırlarca nakış gibi işleyen ehl-i tarike yan gözle bakarsan çocuklarını ne idüğü belirsiz tiplerin kucağına terk edersin! Yaşadığımız ahvalin bir sebebi de budur!

Şiddet içeren dizilerde senaryoları değiştiriyorlarmış, yersen! Ahlaksızlığı, şiddeti, değerlerimizle kavgayı, namertliği, kahpeliğin envai çeşidini, diziler ve gündüz kuşağı kadın programları başta olmak üzere medya marifetiyle toplumun can damarlarına zerk ettik. Arap ülkelerine ‘anneni Türk dizisinde görmüşler!’ diye bir hakaret cümlesi öğrettik. Şimdi bunca soysuzluk, alçaklık, kötülük nereden geldi diye soruyoruz. Çok belli değil mi? O programlar ve o diziler düzelmeden bu iş düzelmez!

Bir dahaki yazıda buradan devam edelim nasipse.

#Toplum
#Hayat
#Serdar Tuncer