Yedi yıl önce yedi yıl sonra

04:007/02/2026, Cumartesi
G: 7/02/2026, Cumartesi
Serdar Tuncer

Sanatın hemen her sahasında vaziyetimiz aynı: eserlerimiz ya köksüz ve bizimle hiç bir irtibatı olmayan sözüm ona modern bir forma bürünüyor yahut biz olduğumuz köklü zamanların birebir kötü bir kopyasından müteşekkil gereksiz, kuru ve kaba bir taklide. Gelenekten beslenmeyen, bize has tasavvur çizgisine herhangi bir şekilde atıfta bulunmayan, asırların tecrübe ve birikimine sırt çeviren sanat eseri bizim değil, içinde biz yokuz. Ortaya bir şey çıkıyor nihayetinde ama ne bizim iyimizden haber veriyor

Sanatın hemen her sahasında vaziyetimiz aynı: eserlerimiz ya köksüz ve bizimle hiç bir irtibatı olmayan sözüm ona modern bir forma bürünüyor yahut biz olduğumuz köklü zamanların birebir kötü bir kopyasından müteşekkil gereksiz, kuru ve kaba bir taklide.

Gelenekten beslenmeyen, bize has tasavvur çizgisine herhangi bir şekilde atıfta bulunmayan, asırların tecrübe ve birikimine sırt çeviren sanat eseri bizim değil, içinde biz yokuz. Ortaya bir şey çıkıyor nihayetinde ama ne bizim iyimizden haber veriyor bize, ne güzelimizden, ne de doğrumuzdan. Dolayısıyla eser güzel bile olsa bizim olmuyor, biz olmuyor. Bu husustaki tembellik ve beceriksizliğimize, ürettiğimiz sanatın kökümüzle rabıtasının olmayışına, bizi yansıtmayışına bir tepki olarak geliştirdiğimiz kötü ve basit birebir kopyacılık anlayışı ise bizi komik duruma düşürmekten başka bir işe yaramıyor.

Karahisâri’nin levhalarının duvarlardan indirildiği, Yesârî zarafetinin kapılardan silindiği zamanlardan hüsn-i hat meşkedilen iklimlere dönmek elbette güzel. Ama bir durup düşünmeli değil mi? Bu sanatın böyle icra edildiği dönemlerde biz yeryüzüne revnâk verme makamında bir devlet ve millettik. Mutabakatımız ve tutarlılığımız vardı. Çelişkiden berî ve başkalarının değerler sistemi ile hayatı okuma külfetinden azade idik. Çizgilerimiz buradan hareketle mûnis ve latif, kıvrımlı ve dingin, zarif ve ahenkliydi. Hal böyleyken o günden bugünlere gelene değin yaşadığımız türlü inkisar ve travmaların neticesinde ortaya çıkan çelişki ve gerginlik, yitirilen ruh ve maya, çekildiğimiz sahaya olanca hodbinliği ve hoyratlığıyla yerleşen medeniyetin bize sunduğu teklifle başa çıkma telaşı içinde nereye koyacağımızı bilemediğimiz akıl ve kalbimiz bugün üretme derdinde olduğumuz sanata bütün gerçekliği ile yansımak durumunda değil mi?

Levnî bugün yaşasaydı o minyatürü öyle mi yapardı? Ser mimâran-ı cihan ve mühendisân-ı devran koca Sinan’ımız hayatta olsaydı Süleymaniye yine bu haliyle mi inşâ edilirdi? Bâkî o şiiri öyle mi yazardı, Itrî o besteyi öyle mi yapardı?

Sanatın hangi sahasıyla iştigal ediyorsa olsun her bir sanatçımızın evvel emirde bu sorulara cevap vererek yola çıkması gerekiyor. Çünkü ne dünle irtibatı olmayan form ve çizgiyle yarınlara kalacak bir iş yapabilmek mümkün, ne de dünün iklimini hiç hesaba katmadan bugüne adapte ettiğimiz kopyalarla çağ karşısında bir iddia sahibi olabilmek! Yerli ve milli olmayı sloganın ötesine taşıyarak bir de buradan değerlendirip doğru yorumlamak zorundayız aksi halde komik oluyoruz. Kökü bizde olmayan daldaki çiçek başkası gibi kokuyor; kökü bizde olan ama yaşanan onca badire ve kırılmayı hesaba katmayan ağacın meyvesi ise plastik ve görüntüden ibaret kalıyor. Dede lafza-i celale hürmeten ebced değeri aynı diyerek hilali sancağına ve kubbesine taşıyor, laleyi çinilere nakşedip duvarına işliyor; torun dedemi taklit edeceğim diye lale figürlü kaldırım taşlarıyla, hilal desenli halılarla ayağının altına alıyor dedesinin yere düşecek diye endişe ettiği manayı! Bu mudur medeniyetin ihyası?

Estetik diye bir şeyin varlığını bileceğiz, o şeyin bizdeki yokluğunu fark edeceğiz, bediiyatın zirvesinde dolaştığımız günlerden hakkıyla hberdar olacağız, estetikle bedii zevkin farkını idrak edecek kemâle erişeceğiz, yediğimiz dayakların, yüzümüzdeki morların gerginliğini adapte edeceğiz geleneğe, ortaya sanatın her sahasını şâmil bir genel hat çıkaracağız, onu tek tek en ince ayrıntılarına varıncaya değin bütün sanat dalları için ayrı ayrı yorumlayıp uygulayacağız ki Rönesans- Reform mirasyedileri birbirine dönüp bu kez ‘anneeee’ diye değil ‘yaşasınnn’ diye Türklerin geldiğini haber verecek. Önümüzde bulgur aşımız, elimizde Mesnevimiz yok ama menzil Viyana’dan ırakta, yürüyecek çok yolumuz var!

Merhume Samiha Ayverdi Süleymaniye Camiini tarif ederken aklımda kaldığı kadarıyla şöyle şahane bir cümle kurardı: Sanki o tepede o mabet zaten varmış da toprağın üzerindeki fazlalıkları alarak onu ortaya çıkarıvermişler. Öylesi bir nispet ve iktifâ! Tepeye her yerden görünsün diye alabildiğine dikine değil de, kendi doğallığı içinde eriyiversin ve oranın doğal bir parçasıymışçasına toprakla ahenk içinde konumlansın diye mümkün olduğunca yayvan ve enine kubbe kubbe, sütün sütun yükselen mimairimizin şâhikası bir abide. ‘Hendeseden bir abide’ değil ama, burası mühim. Meraklısı Sadettin Ökten Bey Hocamın Yahya Kemal’in Rüzgarıyla Düşünceler Duyuşlar kitabındaki Süleymaniye bölümüne bir göz atıversin.

Dedelerimiz inşa değil ibadet ediyorlardı biz inşa değil imha ediyoruz, bu kadar net. Sanatta, siyasette, mimaride, aklımıza gelen her hususta bize düşen nasip sanırım imha etmek olacak. İhya mı? O sonraki nesillerin işi.

İki buçuk asır öncesine kadar neyi nasıl yapıp ettiğimizi bilip, iki buçuk asırdır neyin nasıl içine ettiğimizi anlayacak bir nesil gelecek ve işte ihya dediğimiz ulvî vazife onların işi olacak!

*Yedi yıl evvel böyle yazmışım, bugün değişen bir şey yok, yedi yıl sonra belki başka yazarım.

#aktüel
#hayat
#Serdar Tuncer