
“Osabah NATO karargahındaki atmosfer kasvetli ama sakindi. Her şey sükunet içinde görünüyordu, ne bir gerginlik ne de bir kaos belirtisi vardı ve herkes ne yapması gerektiğini biliyordu. Ancak hepimiz, bundan böyle daha tehlikeli bir Avrupa’da yaşayacağımızı anlamıştık. 24 Şubat 2022’den önce bir dünya vardı, sonra başka bir dünya başladı”.
Stoltenberg’in Genel Sekreter olarak görev yaptığı dönemdeki en netameli konu başlıklarından biri olan Rusya-Ukrayna Savaşına dair bu gözlemleri, bugün ittifakın geleceği açısından kritik bir momente karşılık geliyor. Atlantik’in iki yakası açısından zaman zaman bir krize dönüşen bu moment üzerinden oluşan yeni durum, ittifakı yeni bir istikamete doğru sürüklüyor. NATO 3.0 olarak adlandırılan bu dönüşüm sürecinin itici gücü olan Rusya-Ukrayna Savaşı, hem Avrupa hem de ittifak açısından yeni meydan okumalara açık biçimde ilerliyor.
Rusya hayaletinin Avrupa semalarında uzun bir sürenin ardından Kırım’ın ilhakı sonucunda yeniden belirmesi, Avrupa için çanların çaldığını gösteriyordu. Nitekim İsveç ve Finlandiya’nın alelacele NATO üyeliği konusundaki ısrarı Rusya’nın Avrupa açısından ne denli sıcak bir tehdit olduğunu gösteren dramatik bir adımdı. Cephenin ortasında Hem Biden hem de Avrupa’nın önemli ölçüde desteklediği Ukrayna’nın Rusya karşısında karşılaştığı meydan okumalar, NATO ve Avrupa açısından oldukça kritikti. Batı’nın bir parçası olmasına rağmen NATO üyesi olmayan Ukrayna için finans desteği ve mühimmat yardımı dışında çok da fazla bir seçenek yoktu. Zira ne NATO ne de Avrupa, Rusya’ya karşı bir savaşın içinde olmayı istememiş ve Zelenski’nin Rusya’ya yönelik müdahale çağrıları karşılık bulmamıştı. Stoltenberg bu acı gerçeği “Ukraynalıların yanında olacaktık ancak onlar için ölmeye gönüllü değildik.” diyerek ifade etmiş ve Ukrayna’yı önemli ölçüde Rusya ile karşı karşıya bırakmıştır.
NATO’nun yeniden biçimlendirilmesi için alan açan Rusya-Ukrayna Savaşı, Trump’ın ikinci dönemindeki eylem ve talepleri için geniş bir meşruiyet alanı oluşturuyordu. Nitekim ilk döneminde, üye ülkelerin savunma bütçelerini GSYİH’nin yüzde ikisine kadar çıkarmaları Trump’ı heyecanlandırmış, ikinci dönemi için de yeni hedefler koymasına imkan tanımıştır. 2024 seçimlerinin ardından daha güçlü bir Başkanlık ortaya koyan Trump’ın yeni hedefi ise bu oranın yüzde beş dolayına çıkartılması idi. Oldukça pratik bir ihtiyaca karşılık gelen bu taleplerin, müttefiklerdeki cılız seslere rağmen gerçekleştiriliyor oluşu, ittifak içindeki ABD hegemonyasını tahkim ettiği gibi hegemonun yükünü de hafifletiyordu. Nitekim Trump ve A Takımının 3.0 olarak adlandırdığı yeni NATO konsepti, ABD’nin külfetini asgari düzeylere indiren ve maliyeti müttefiklere bölüştüren bir perspektifi ifade ediyor.
Başlarda Merkel ve Macron’un üzerinden ABD’ye karşı geliştirilen direnç ve Avrupa’nın stratejik otonomisine yapılan vurgular zamanla etkisini yitirmiş ve süreç ABD’nin talep ettiği istikamette ilerlemiştir. ABD, NATO üzerinden tahkim etmeye çalıştığı hegemonyasını Atlantik’in diğer yakasındaki medeniyet ortağı Avrupa’ya karşı sadece güvenlik şemsiyesi üzerinden değil siyaset üzerinden de dayatmak istemiş ve kıta sathında aşırı sağ parti ve oluşumları destekleyerek kendilerine karşı var olan direnci zayıflatmıştır. Peki ABD ile Avrupa’nın bir bölümü arasında var olan bu derin güvensizlik duygusunun Rusya-Ukrayna savaşı ile bir tür mecburiyet ilişkisine dönüşmesi mi söz konusu? Mevcut durum ABD açısından sürdürülebilir mi? Avrupa yeniden güçlendiğinde NATO için ne anlam ifade edecek?
NATO 3.0 olarak ifade edilen yeni durum, NATO’nun bir yönüyle değişen koşullara entegre olması ve tehdit algılamasını güncellemesini ifade etmektedir. Peki NATO’nun kurulmasının ana motivasyonu olan Sovyetler gibi bir ortak tehdit algılaması bugün için söz konusu mu? İttifakı oluşturan üyelerin tehdit algılamalarının farklılık gösterdiği çok açık. Örneğin ABD’nin Çin’e yönelik agresif yaklaşımına rağmen Avrupalı ülkelerin son dönemde Çin ile geliştirdiği ilişki biçimi, ittifakın ortak çıkar ve tehdit algılamalarının da değişebileceğini göstermektedir.
Bu durum, Avrupa’nın kendi çıkarlarına göre hareket etmesi ve stratejik otonomisi açısından da önemli bir gösterge. Örneğin Rusya’nın tıpkı Ukrayna’da olduğu gibi Avrupa’nın içlerine bir saldırı yapması durumunda ABD nasıl cevap verir? Beşinci madde üzerinden Rusya’ya doğrudan saldırır ve riski paylaşır mı? Bu derin güvensizlik duygusunu başından bu yana hisseden De Gaulle nasıl kendi döneminde Fransa’yı nükleer üzerinden caydırıcı bir otonom güç olarak kabul ediyorsa bugün Macron da bir benzerini yapmaya çalışıyor ama daha cılız ses ve tepkilerle.
Trump önemli ölçüde savunma harcamaları üzerinden NATO’yu yeniden organize etme planında başarılı olsa da ortak tehdit algısı ve öncelikleri farklılaşan bir ittifakın hayatına nasıl devam edeceği önemli bir tartışma. Rusya-Ukrayna ile başlayan sürecin yol açtığı bu manzara, Avrupa’nın stratejik otonomisi ile ABD’nin hegemonyasını tahkim arasındaki bir mücadelenin de sahası olacak hiç kuşkusuz. Bu yılki zirveye ev sahipliği yapan Türkiye’nin bu ittifaktaki rolü ise ayrı bir tartışma. Bir sonraki yazının konusu olacak bu tartışma, hem ittifakın dünü ve bugününe ışık tutacak hem de bütün yapısal sorun ve kısıtlılıklara rağmen Türkiye’nin nasıl ve ne ölçüde bir stratejik otonomi inşa ettiğine odaklanacak. Özellikle 2.0 olarak adlandırılan dönemle başlayan insani müdahale gerekçeli müdahaleler ve terörizm konusundaki farklılıklar, bugünün anlaşılmasına da katkı sağlayacaktır.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.