
Terörsüz Türkiye ve devamında terörsüz bölge tartışmaları gündeme geldiğinde konuya muhatap olan tarafların yerine getirmesi gereken yükümlülükler vardı. Farklı paydaşların önemli ölçüde sahiplendiği bu çok boyutlu programın en önemli aktörlerinden biri hiç kuşkusuz konunun doğrudan muhatabı olan siyasetçilerdi. Bu minvalde başta Cumhur İttifakı’nın üyeleri AK Parti ve MHP olmak üzere terör örgütünün vesayetinden arınmamakta ısrar eden DEM partili aktörler, sürecin başından bu yana kendi seçmen gruplarının konuya intibak etmelerini ve var olan tedirginliklerini izale etmede doğrudan sorumlu oldular.
Cumhur İttifakı’nın, bir tür ihtiyatlı iyimserlikle yönettiği bu süreçte özellikle Bahçeli’nin tarafından zaman zaman vitesi yükselten ve alan açan, zaman zaman da süreci sekteye uğratma ihtimali olan söylemleri etkisiz kılma adına önemli bir çabası söz konusu oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da geçmiş tecrübeleri dikkate alarak ortaya koyduğu ihtiyatının yanı sıra bütün riskleri üstlenerek süreci sahiplenmesi, hiç kuşkusuz siyaset alanındaki sorumluluğun önemli bir yekununu oluşturuyordu. Peki DEM’li siyasetçiler süreci yönetirken bütüne sirayet edecek bir dil ve söylem belirleyerek kendilerine düşen görevleri yerine getirdiler mi?
DEM’in mevcut sürece mutlak biçimde intibak edemediği ve zaman zaman Öcalan’ın çağrısındaki koşulların gerisine düşen bir performans sergilediği söylenebilir. Nitekim Öcalan’ın özerklik, ayrılıkçılık ya da kültüralist taleplerin askıya alınması noktasındaki çağrısı, siyaset alanında yeterince karşılık bulamadı. DEM içerisindeki bazı politikacıların Suriye sahasını izlemeleri ve olası bir 7 Haziran 2015 sonrası senaryoya hazırlandıkları çok aşikar. Öyle ki YPG’nin 10 Mart mutabakatına mukavemet ederek direnmesi Türkiye’de de DEM’i yavaşlatmış ve zamana yayılan bir strateji ile hareket etmelerine neden olmuştur. Şam yönetiminin kararlı tutumuyla Suriye sahasında ağırlık merkezinin tahkim edilmesi, duygusal kopuş söylemlerini gündeme getirmiş ve Kürtler üzerinden etnik tonu baskın ayrıştırıcı bir dil devreye sokulmuştur.
Cumhur İttifakı’nın ısrarlı biçimde birliktelik ve kadim kültüre yönelik vurgusuna rağmen DEM’li bazı siyasetçilerin kopuş tezine sahip çıkmaları sürecin geleceği açısından oldukça sorunlu. Fakat bu tehlikeye rağmen yoğun biçimde Kürt kimliği üzerinden süreci okuyan DEM siyaseti doğrudan Eş Genel Başkan üzerinden yaptığı açıklamada, Suriye’deki süreci bir tür direniş olarak yorumlamakta ve 7 Haziran 2015 sonrasında olduğu gibi “Rojava” üzerinden bir mesaj verme ihtiyacı hissetmektedir. “Rojava”yı Kürtlerin ulusal bilincinin inşasında merkezi bir yere konumlandıran bu perspektif, Suriye sahasındaki süreci bir özgürlük mücadelesi olarak çerçevelemektedir. Yüz yıllık köleliğin sona ermesi ve bir ulusal bilincin oluşmasının gerekliliği vurgusu, klasik örgüt retoriğinin tekrarlandığını göstermektedir. Türkiye’de ırkçılık olduğu konusundaki serzenişleri herhangi bir özeleştiri yapmadan dile getirmek, konunun tek taraflı anlaşıldığının da somut bir göstergesi.
Türkiye’de terörle mücadeleyi mutlak biçimde sonlandırmak ve terör örgütünün silah bırakmasının koşullarını oluşturmak farklı tarihlerde denenmesine rağmen hiçbir zaman tam anlamıyla mümkün olamadı. Ekim 2024 itibarıyla başlayan ve diğer denemelere oranla gerçekleşmesi çok daha olası olan bu projeksiyonun bugünkü koşullarda başarıya ulaşmasının önündeki en önemli engellerden biri siyaset alanındaki dilin rehabilite edilmemesi.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.