“Fatal” bir tapınakçılık hikâyesi: Dünya bize gebe, ama biz yokuz ve yok oluyoruz…

04:0011/01/2026, Pazar
G: 11/01/2026, Pazar
Yusuf Kaplan

Dünyanın gidişatıyla ilgili dört fotoğraf çekeyim, halimiz niceymiş, yolculuk nereyeymiş, biraz yakından bakalım, görelim… Çin, yapay güneş enerjisi üretmiş! Rusya, Avrupa’nın tepesine çökecekmiş! Eli kulağındaymış! Vurdu vuracakmış! Avrupa, kovuğuna çekilmiş, Rusya’ya muhtemel saldırısı karşısında nasıl cevap vereceğiz, diye kara kara düşünüyormuş! Trump, triumphant’mış (muzaffer komutan edalarına bürünüyor, dünyanın kralı benim, diyerek hava basıyormuş her yerde ve herkese). Bu dört fotoğrafın

Dünyanın gidişatıyla ilgili dört fotoğraf çekeyim, halimiz niceymiş, yolculuk nereyeymiş, biraz yakından bakalım, görelim…

Çin, yapay güneş enerjisi üretmiş!

Rusya, Avrupa’nın tepesine çökecekmiş!

Eli kulağındaymış!

Vurdu vuracakmış!

Avrupa, kovuğuna çekilmiş, Rusya’ya muhtemel saldırısı karşısında nasıl cevap vereceğiz, diye kara kara düşünüyormuş!

Trump, triumphant’mış (muzaffer komutan edalarına bürünüyor, dünyanın kralı benim, diyerek hava basıyormuş her yerde ve herkese).

Bu dört fotoğrafın hepsi de “sahte”.

Sadece gördüğümüz, bize görünen hâli hakikatin.

Bu hâline bakarak bu fotoğrafların, dünyanın nereye gittiğini tam olarak “göremeyiz”.

“DÜNYANIN RUHU” NEREDE?

Bu fotoğraflar bize -Hegel’e nispet edercesine söyleyeyim- dünyadaki güç savaşlarının aktörlerini resmediyor, dünyanın ruhunu değil.

Dünyanın ruhunu hem resmetmiyor hem de temsil etmiyor bu fotoğrafların hiçbiri.

Dünyanın ruhu biziz, dünyanın ruhunu biz temsil ediyoruz.

Ama “biz” yokuz.

Daha da vahimi, tam da dünyanın bize ihtiyaç hissettiği, ekmek kadar su kadar bize ihtiyaç duyduğu bir zaman diliminde, dirilişe ve varoluşa gebe bir yok oluş mevsiminde, biz yok oluyoruz asıl.

İnsanlığın ontolojik olarak hakikatle, kendisiyle, dünyayla, birbiriyle hakikatli, sahici ilişkiler kurmasının anahtarı bizde, bizim elimizde ama biz yokuz hiçbir yerde.

Her zaman söylediğim gibi: Dünyaya söylenecek tek bir söz var. O sözü söyleyecek biziz. Ama biz yokuz.

Biz sadece “yokuz” olsak, o kadar kafaya takmayacağım, üzülmeyeceğim, kendimi yiyip bitirmeyeceğim. Biz de yok oluyoruz.

ÇİN GELİYOR MU, SAHİDEN?

Birileri Çin’in geldiğini söyleyedursunlar!

Ama şunu kafalarına kazısınlar: Çin, dünyaya adaleti, hakkaniyeti, merhameti armağan edecek bir “mesih”, bir “kurtarıcı”, hadi daha nötr bir dille ifade edelim, insanlığın önünü açacak, insanlığı sürüklendiği çıkmaz sokaktan, girdaptan sâhil-i selâmete çıkaracak bir ön açıcı, insanlığa ruh üfleyecek diriltici ve varedici bir soluk, bir nefes olacak bir öncü ülke, hakikate susayan insanlığın kana kana içeceği sahici bir medeniyet pınarı olarak gelmiyor.

Kapitalistleşiyor, narkozu yiyor, bir kez daha “afyonu çekiyor” ve uyutulacak, sonra da yutulacak vahşî kapitalizm tarafından.

Çin kendi olarak, insanlığın önünü açacak taze, diriltici bir medeniyet fikriyle gelmiyor. Aksine, kapitalizm afyonunu alarak “uyumak, uykuya yatmak, uyutulmak” istiyor. Kendini inkâr ederek gelmeye çalışıyor Çin.

Şunu bilir, şunu söylerim: Tarihteki bütün kültürel inkâr girişimleri, kültürel intiharla sonuçlanmıştır.

HİNT MEDENİYETİ RUHUNU NASIL YİTİRDİ?

Vedalardan Upanişadlara geçerken Hint medeniyeti, ruhuna hançer sapladığının farkında değildi.

Din’in özünü oluşturan, ruhunun ete kemiğe büründüğü yegâne “yer” olan ritüelleri yok etmişti.

Hakiki ritüellerinizi yok ederseniz, sahtesini icat etmek zorunda kalırsınız.

Sadece ritüelleri mi?

Meselâ, Tanrı inancınızı yok ederseniz, sahte tanrılar icat etmekte gecikmezsiniz… Bakınız, Fransız Devrimi’nin, Rus Devrimi’nin seküler mesih olarak icat edilen tanrılarına ve hazin âkıbetlerine…

TAPINAKÇILIKTA EN ZİRVE NOKTADAYIZ!

Bakınız, Kemalist Devrim’e ve bugün geldiğimiz -tapınakçılıkta zirve yaptığımız- hazin noktaya!

En zirveye biz tırmandık tapınakçılıkta!

Din’i devre dışı bırakan Kemalist ideoloji, kendisi en ayartıcı, sahte bir din olup çıkıverdi mi?

Kemalizm dine dönüştü adeta; ayartıcı ritüelleri öğretiliyor çocuklarımıza okullarımızda.

Böyle giderse, (ki, gitmez aslında), okullar seküler tapınaklara dönüşecek ülkede. Herkes tapınakçı olacak.

Herkes.

Burada tastamam Baudrillard gibi konuşmanın tam zamanı: “Fatal” bir tapınakçılık biçimi zuhûr etti ülkede. Fatal yani ölümcül.

Aklı dumura uğratan.

Sadece sahte ritüeller üretmek zorunda kalan bir tapınakçılık.

Karşıtına bakarak üretiyor ritüellerini.

Karşıtı ne?

Bunu ancak bir örnekle açıklayabilirim yoksa tapınakçılık yasaları ağzını açmış bekliyor yan gözle bakanı avlamak için…

Samsun’da İlk Adım’da atılan bir son adımda, insanlar bir heykelin önünde defalarca “tavaf” etmişlerdi!

İnanılır gibi değil ama oldu bu, bu ülkede!

Tam dünya bize, bizim adalet, hakkaniyet ve merhamet ilkeleri üzerinden insanlığa armağan edeceğimiz medeniyet fikrine gebeyken, biz ne kadar acıklı, ne denli trajikomik işlerle intihara sürükleniyoruz, yok oluyoruz, öyle değil mi?

Ama bu resim bir yanılsama olarak geçecek tarihe.

Biz ruhumuzla doğrulmasını bilebilirsek, elbette…

Ruhumuzu bilirsek, ruhumuzu bulursak ve ruhumuzla bihakkın donanabilirsek…

İnşallah.

Vesselâm.

#aktüel
#hayat
#Yusuf Kaplan