
“Osmanlı Ruhu” temalı yazılarımızı devam ettiriyoruz. MTO Azerbaycan Temsilcimiz Vuqar Azizov kardeşim, bugünkü yazısında, Osmanlı ruhu’nun vahyî ilkelerini ve tarihî temellerini belirginleştirmeye çalışıyor. Özgün ve derinlikli bir yazı bu.
Osmanlı, kadim bir medeniyetin mirasını yüklenmiştir. Bu mirasın kökleri, İslâm dininin hayatla buluştuğu zamana kadar uzanır. İslâm, Mekke’de Kur’an’ın eşliğinde sayha sayha hayata geçirilirken elbette “kötülük” var idi. Peki Kur’an, mevcut kötülüğe reaksiyoner bir üslûpla mı meydan okudu?
Bu soruyu anlamak demek, Osmanlıyı anlamadaki zihniyet sorununu anlamak demek olacaktır. Kur’an, müşrikleri hedef alan âyetlerle doludur. Lakin bu âyetlerle müşriklere "varlık verildi" gibi anlam çıkarılması yanlış yorum olacaktır. Aksine müşriklerin ideolojisini ve inancını "hakikatten sapma" olarak nitelendiriyor...
Buraya dikkat etmemiz çok önemlidir. Çünkü fikriyatımızın kilit noktasıdır bu konu. Kur’an’ın yaklaşımında müşrikler hedefe alınmıştır. İki biçimde anlaşılır bu konu:
1. Müşrikler veya onların inancı var. Bu inanca karşı bir savaş açılmış ve Kur’an, kendi ideolojisi ve sistemini bu inanca karşı konumlandırmıştır (reaksiyon).
2. Kur’an, müşrikler ve onların inancını mutlak varlık kabul etmez. Onlara izafi varlık anlamı yükler. Bu sapkın inanç, hakikatten sapmanın sonucudur.
Bu iki yaklaşımdan ilki yanlıştır. Ama günümüzde de yaygın olarak benimsenen ilk yaklaşımdır. Oysa İslâm, ikincisi üzerine bina olunmuştur. Yani Hakikatin tecellisidir. Hakikat temelinde müşrikleri hedef alsa da, bir “teklif” ile yapar bunu (aksiyon). Adem (as) ile başlayan İslâm’ın özünden konuşur. Mutlak olanın hakikat olduğunu, müşrik inancının ise bu hakikatten birer sapma olduğunu bildirir. İslamiyet’in yayılışı da “teklif” üzerine bina olunmuştur. Müşriklere bir varlık tanımaz. Hakikatin sesidir Kur’an, Peygamber Efendimiz (sav) ise bu sesin temsilidir. O’nun (s.a.s.) savaşlarını bu perspektiften okumak gerekiyor.
Osmanlı’ya dönersek... Ona gelmeden Osmanlı öncesi karanlık bir dönemi görmüş oluyoruz. Yusuf Kaplan hocamızın tabiriyle “ilk medeniyet krizi” dönemini Osmanlı’nın temellerinin atıldığı bir dönem olarak da okuyabiliriz. Buna “Osmanlı ruhunun temelleri” dersek yerinde olacaktır.
Günümüzde Osmanlı devleti, sadece savaşları öne çıkarılarak sunuluyor. Bu yanlış değildir ama eksiktir. Çünkü Osmanlı sadece düşmanla savaşarak varlık kazanmamıştır.
Böyle bir Osmanlı okuması bizi sadece “militarist” devlet tanımlamasına götürüyor. Ki nitekim de öyle yorumlar vardır. Bu bakış, Osmanlı’yı kök mirası olan İslâm medeniyetinden koparmak demektir.
Osmanlı devletini Ertuğrul ve Osman gazi ile başlatmak mı yoksa Gazâlî ruhuyla başlatmak mı?
Osmanlı’ya bir devlet olarak bakamayız. O bir mirasın varisi olarak yükselmiştir. Bu miras İslâm medeniyetidir. Az önce dikkat çektiğimiz “birinci medeniyet krizi”ni anlamak bu bağlamda önemlidir. Fikrî bir bunalıma giren İslâm düşüncesi ve buna bağlı olarak siyasi anlamda dağılan İslâm dünyası vardı.
Gazâlî, bu meselede önemli bir adım attı. Felsefî ideolojilerle “dikey” boyutundan koparak “yatay” eksene indirgenme tehlikesinde olan İslâm düşüncesindeki varlık bilgisini hiyerarşik olarak yeniden yorumlayarak ona tevhidî ruh üfledi. Bu “ruh”, felsefî akılcılık kıskacından çıkardı İslâm düşüncesini.
Şimdi kritik noktaya gelelim: Gazâlî, fikrî bir çalkantıda olan düşünceyi, “fikrî çatışma"larla kurtarmadı. Enfûsî derinlikten konuştu. Yani, onun filozoflarla girdiği çatışma yatay eksenli çatışma değildi. Meseleye enfûsî yani dikey boyuttan baktı.
Aklı mutlak mertebeden alarak izafî bağlamda yerine koyarak Mutlak olanın sadece Vahiy olduğunu söyledi. Dikkat edelim, aynen İslâm’ın geldiği zamandaki gibi Gazâlî de böyle yaptı. Vahyi tek hakikat olarak ele aldı, akıl ve diğer meselelere vahyin gölgesinde izafî anlam yükledi. İbn Arabî ise tevhidi düşünceyi vahdet temelinde şekillendirdi. Vahdet-i Vücûd doktrininden de görüldüğü gibi sadece Varlık O’dur. Âlem ise tecellidir. Gerçek bir varlığı yoktur. Gazâlî ise bu âlemin iki yüzü olduğunu söyler: birisi Mutlak Olanı anlatan yüz, diğeri ise yokluk’tur.
Osmanlı, bu fikriyatı tasavvuf özelinde ele alarak kurdu sistemi. Çünkü bilgi ve düşünce, irfanî esaslar üzerine kuruludur. Varlık düşüncesi, ilimler hiyerarşisi dikey eksende hayata yansıdı.
İyilik ve Kötülük anlayışının tezahürünü, Osmanlı›nın fikri geleneğinde de görüyoruz. Osmanlı, "kötülük”le savaşan bir devlet olmanın ötesinde “iyilik”i Mutlak Olan Allah’ın rızasıyla inşa eden bir devletti.
Eğer Osmanlı, sadece kötülük ile savaşan bir devlet olsaydı, kötülük bir dönem tam mağlup olduğunda Osmanlı’nın yok olması gerekiyordu. Ya da yeni bir kötülük bulması elzemdi. Ama Osmanlı’nın kötülükten beslenen bir yapısı yoktu; İslâm medeniyetinin varisi olması dolayısıyla hedefi kötülüğü yok etmek değil, onu imtihanın bir parçası olarak görerek İslâmî vizyonu gerçekleştirmekti.
Osmanlı kurulma aşamasındayken Moğollarla topyekûn savaşa karşı olunmuştur. Mevlânâ, “Moğollar içinde bin Müslüman komutan görüyorum" demesinde böyle bir hikmet olabilir: şöyle ki, Moğolların İslâm âlemini kuşatması ve yıkmasının asıl sebebi Müslümanların "iyilik" anlayışından uzaklaşmasında yatar. Moğollar, "kötülük" olarak tecelli eder. Mevlânâ onlarla savaşmaktan ziyade Anadolu›da İslâmî şuurun inşası üzerinde durmakta ısrar etti. Olgulara üstün bir hakikatten yaklaştı. Moğolların bir hakikati yoktu, bu sebeple onlara odaklanmak yerine bir bakıma kendi yokluğumuza dikkat çeker. İbn Arabî metafiziği Mevlana’nın hikmet dilinde Anadolu’da maya tuttu ve Osmanlı kuruldu. Moğollar da “İyilik” temelli olan Osmanlı gelirken eridi yok oldu tabiri caizse. Ya da Müslüman oldular.
Yani Osmanlı, Moğollarla savaşarak bir varlık kazanmadı. Tam aksine, varis olduğu geleneğin inşasına odaklanarak o geleneğin “ruh”undan varlığa büründü.
Yusuf Kaplan hocamız yazılarında ısrarla Osmanlı ruhunun temelinde “adalet”, “hakkaniyet” ve “merhamet” anlayışlarının yattığını vurgular. Her üç kavramın İlahi esmâlara dayandığı dolayısıyla “yokluk” değil, “varlık”ın tezahürü olduğu görülür. Yusuf Kaplan hocamızın bu çıkarımından da görüldüğü gibi, Osmanlı kuruluş ve yükselişinde “kötülük” olarak “yokluk” yoktur. Bilakis, varlık’ın bizatihi tecellisi vardır. Osmanlı, adalet, hakikati ve merhameti esas aldı. Akabinde zulûm, cehalet ve zorbalık “iyilik” karşısında görünüşünü yitirmiştir.
Bu anlayış, Osmanlıyı tevhid eksenli anlamamıza ve onu aşarak geleceğe ulaşmamıza ışık tutacaktır diye düşünüyorum.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.