Ülkeyi savaşmadan kaybetmek!

04:0022/05/2026, Cuma
G: 22/05/2026, Cuma
Yusuf Kaplan

Türkiye fiilî bir Endülüsleşme (yok oluş) tecrübesi yaşamadı ama zihnî bir Endülüsleşme tecrübesi yaşıyor… Endülüs, fiilen yok oldu. Tarihten silindi. Avrupa’yı ayağa kaldıran, silkeleyip kendine getiren, tarihe girdiren, tarih yapmasının felsefî / nazarî temellerini atan Endülüs yok oldu, tarihten silindi hem de kendi varettikleri, önlerini açtıkları tarafından! Bu, gerçek! Şaka değil, gerçek bu. Türkiye de bir Endülüsleşme süreci yaşıyor iki asırdır. Daha önce de yazmıştım bu meseleyi ama gelen

Türkiye fiilî bir Endülüsleşme (yok oluş) tecrübesi yaşamadı ama zihnî bir Endülüsleşme tecrübesi yaşıyor…

Endülüs, fiilen yok oldu.

Tarihten silindi.

Avrupa’yı ayağa kaldıran, silkeleyip kendine getiren, tarihe girdiren, tarih yapmasının felsefî / nazarî temellerini atan Endülüs yok oldu, tarihten silindi hem de kendi varettikleri, önlerini açtıkları tarafından!

Bu, gerçek! Şaka değil, gerçek bu.

Türkiye de bir Endülüsleşme süreci yaşıyor iki asırdır. Daha önce de yazmıştım bu meseleyi ama gelen tehlikenin ne kadar büyük olduğunun görülmediğini, görülmek şöyle dursun aslâ idrak edilemediğini görüyor ve haykırarak yazmak, yüksek sesle haykırmak, uyarmak istiyorum bu kez!

UYANIN: SAVAŞMADAN ALIYORLAR ÜLKEYİ ELİMİZDEN!

Türkiye yok oluyor… Ama savaşmadan yok oluyor ülke!

Savaşmadan elimizden alıyorlar ülkeyi, görmüyor musunuz?

Kör müsünüz?

Eğitim sistemi bizim çocuğumuzu Müslüman olarak alıyor elimizden; dinsiz, kitapsız, sığ, yüzeysel, ezberci, hedonist, eşcinsel, sapık olarak atıyor önümüze!

Kör müsünüz?

Bir milleti yok ediyorlar!

Okullarıyla, medyasıyla, kültürüyle, sanatıyla savaşıyorlar.. bu ülkeyi bize vatan yapan, uğruna bin yıldır canımızı verdiğimiz canımızdan kutsal bildiğimiz değerlerimizle, inançlarımızla, tarihimizle ve medeniyetimizle!

Düşmanlarımız değil, “bizim” çocuklarımız savaşıyor bizimle, İslâmî olan her şeyle!

Dünyada en çok diziyi biz üretiyoruz, “bizim” çocuklarımız üretiyorlar!

Ama bu diziler, dünyaya ahlâksızlık ihraç ediyorlar, dünyayı kurşuna diziyorlar; bizim Kültür Bakanlığı’mız da “dünyaya şu kadar paralık dizi ihraç ettik” diye sevindirik oluyor! Ahlâkımızı, değerlerimizi, haysiyetimizi beş paralık eden dizileri “şu kadar para kazandık” diye savunmak, bir toplumun mezarını kazmak değilse, nedir?

Bu ülkenin sahibi yok mu, arkadaş?

Bu ülke ne kadar savunmasız öyle!

Çocuklarımız ne kadar savunmasız öyle!

Toplum ne kadar savunmasız öyle!

Bir ülke kültürünü, değerlerini, inançlarını yitirirse, istiklalini de, istikbalini de kaybeder, içerden ele geçirilir ve kendi çocukları tarafından yok edilir!

Sultan Abdülhamid’in hikayesi ile bizim hikâyemiz nasıl da örtüşüyor öyle:

Sultan Abdülhamid’in açtığı okullardan yetişen birinci nesil, Abdülhamid’i tahttan indirdi.

Sultan Abdülhamid’in açtığı okullardan yetişen ikinci nesil, Osmanlı’yı tarihten sildi.

Aradan bir asır geçti ama değişen bir şey olmadı:

2000’li yıllarda yetişen nesil, ülkeyi terkediyor…

2020’li yıllarda yetişen nesil, İslâm’ı terkediyor…

LAİKLİK PRANGASI VE HELAL-HARAM ÖLÇÜLERİNİN YİTİRİLMESİ!

Nedeni ne peki?

Şuçu başkalarında aramayalım, kendimizde arayalım öncelikle; Müslüman tavrı budur.

Bizim yaşadığımız bize jakoben yöntemlerle tepeden dayatılan, din katına yükseltildiği için sorgulanması bile yasaklanan ve pranga olarak işlev gören Türkiye’deki anakronik ve zorba laiklik uygulaması, kendimizle, özümüzle, köklerimizle bağlarımızı sıfırladı: Oysa köklere inemezseniz, göklere yükselemezsiniz. Özünüz ne kadar gür’se o kadar özgürsünüz.

İslâm hayatın her alanından tasfiye edildi, merdivenaltına itildi; o yüzden İslâm’ı bir inanç, bir felsefe, bir medeniyet tasavvuru olarak öğretecek derinlikten mahrum edildiğimiz için, çok kötü temsil ediyoruz İslam’ı.

İki asırlık ontolojik yok oluş sorunumuzu iki temel kavramla özetleyebiliriz: Teslimiyet ve temsiliyet: İslâm’a hakkıyla teslim olamadığımız için İslâm’ı hakkıyla temsil edemiyoruz.

Rüşvet, adam kayırmacılık, yolsuzluk…

aldı başımı gitti!

Haram-helal ölçüleri yok oldu!

Ahlâksızlık hükümran oldu!

Böyle bir durumda milletin de, ülkenin de yok olması mukadderdir -Allah muhafaza!

SELF-KOLONİZASYON, ZİHNÎ FELÇLEŞME VE MANKURTLAŞMA

Türkiye sömürgeleştirilmedi, kendi kendini sömürgeleştiriyor; Frenkçesi, literatüre geçecek kadar özlü ve anlamlı: Self-kolonizasyon. Bu kavram Türkiye’de Türkçe sosyal bilim literatürüne çoktan girdi bile.

1994 yılından bu yana yazıyorum bu meseleyi bu sütunda.

Yaza yaza dilimde tüy bitti!

Ama ülke de elden gitti, neredeyse…

Hem de savaşmadan!

Savaşmadan bir ülke nasıl ele geçirilir’in veya nasıl kaybedilir’in en ürpertici örneğini biz koyduk ortaya!

Savaşsak, düşmanımızın kim veya kimler olduğunu bilsek, hiçbir sorun kalmayacak. Sorun kalmayacak diyorum çünkü sorunun ne olduğunu, nereden kaynaklandığını, aktörlerinin kimler olduğunu sarahatle bilmiş olacağız ve ona göre kiminle nasıl savaşmamız gerekiyorsa öyle savaşacağız.

Her zaman söylediğim gibi: Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğini bilememesidir. Daha da kötüsü, bilmediğini de bilememesidir. En kötüsü ise, celladına âşık edilmesi, tasmalı çekirgelere dönüştürülmesidir.

Düşmanınız belli ise, saldıranın ne zaman ve nasıl saldırdığını, sizi nasıl hedefe koyduğunu bilirseniz, ona göre hazırlık yapar, ona göre savaş pozisyonu alırsınız.

Ama düşmanınız belli değilse bir de? Düşmanınızın kim olduğunu bilmiyorsanız, işte o zaman Allah acısın size!

Önce başımıza ne geldiğini idrak etmenizi imkânsızlaştıran bir epistemik körleşme, ardından da bu sürecin kaçınılmaz sonucu olarak celladınıza âşık olmanıza, zihninizin ve hayatınızın bir anda sizi yok etmek isteyenlerin zihinlerinin ve hayatlarının kopyasına dönüşmesine yol açan bir epistemik köleleşme yaşarsınız. Çıkmaz sokaktır orası!

Epistemik körleşme ve epistemik köleleşmenin sizi fırlatacağı yer zihnî felçleşme çukurudur.

Zihnî felçleşme, mankurtlaşmanın geri dönülmesi zor bir noktaya ulaşmasıdır.

Vesselâm.

#Türkiye
#kültür
#medya
#sanat
#okul
#eğitim