
Yeni Şafak’a konuşan King’s College London Öğretim Üyesi Andreas Krieg, İsrail ile BAE’nin Yemen, Sudan, Somali gibi ülkelerdeki kaos ittifakını “Ayrılıkçılar Ekseni” olarak tanımlıyor. Krieg, “Bu model alt-devlet aktörleri, kopuş bölgeleri, yerel güç odakları, ticari aracı ağlar ve inkâr edilebilir güvenlik ortaklıkları üzerinden işliyor” dedi.
Sudan, Yemen, Somali ve diğer bölge ülkelerinde devlet otoritesini yok etmeye yönelik adımlar atan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail, nüfuzunu resmî ittifaklarla değil; ayrılıkçı aktörler, limanlar, finans ve güvenlik ağları üzerinden kuruyor. İngiltere’nin saygın eğitim kurumlarından King’s College London’da, Güvenlik Çalışmaları Okulu ve Orta Doğu Çalışmaları Enstitüsü’nde kıdemli öğretim üyesi olan Doçent Dr. Andreas Krieg, söz konusu politikayı, “Ayrılıkçılar Ekseni” olarak tanımladı. “Ayrılıkçılar Ekseni” ve güncel gelişmeleri Yeni Şafak’a değerlendiren Krieg, Somali’den Yemen’e, Sudan’dan Afrika Boynuzu’na uzanan hatta kurulan bu ağların, merkezi devletleri zayıflattığını ve bölgesel istikrarsızlığı kalıcı hâle getirdiğini, Türkiye’nin de ana hedeflerden biri olduğunu vurguladı.
DEVLET ALTI AKTÖRLERLE NÜFUZ ALANI İNŞASI
“Ayrılıkçılar Ekseni’ni” devletler arasında kurulan resmî ittifaklara dayanmayan bir güç projeksiyonu biçimi olarak ifade eden Krieg, “Bu model; alt-devlet aktörleri, kopuş bölgeleri, yerel güç odakları, ticari aracı ağlar ve inkâr edilebilir güvenlik ortaklıkları üzerinden işler. BAE, bu tür ekosistemleri inşa etme konusunda olağanüstü bir yetkinlik geliştirmiş durumda” dedi. “BAE Parçalanmış sahaları tespit ediyor, zorlayıcı kapasiteye ve makul bir siyasi anlatıya sahip yerel bir aktörü destekliyor; ardından bu aktörü Emirlikler’in finans, lojistik, limanlar, medya ve lobi ağlarına entegre ediyor” diyen Krieg, “Somali, Sudan ve Yemen’de aynı yöntemin farklı varyantlarını görmek mümkün: Bir vekil güç ya da ayrılıkçı hareket, bir nüfuz alanının dayanak noktası hâline geliyor. Bu alan ise resmî anlaşmalarla değil; koridorlar, sözleşmeler ve nakit akışıyla ayakta tutuluyor” şeklinde düzeni tanımladı.
TÜRK ETKİSİNİ KIRMAYI AMAÇLIYOR
Söz konusu politikanın Türkiye boyutunun çok önemli olduğuna dikkat çene Krieg, “Türkiye boyutu özellikle önemli. Ankara’nın bölgedeki etkisi çoğu zaman merkezi hükümetlerle kurulan ortaklıklara, İslamcı ya da post-İslamcı hareketlerle ideolojik yakınlığa ve Somali gibi yerlerde güvenlik anlaşmalarına dayanıyordu. “Ayrılıkçılar Ekseni” bu zemini aşındırıyor; gücü başkentlerden alıp, Türk ortaklıklara daha kapalı ve Emirlikler’in sağladığı koridorlara daha bağımlı alt-devlet otoritelerine kaydırıyor” dedi. Krieg, “Berbera, Bosaso, Aden hinterlandı ya da Darfur koridorlarını Emirlikler’in kontrolündeki lojistik ve finans ağlarına bağladığınızda, Türkiye’nin alanını daraltmış oluyorsunuz. Bu sadece Türkiye’yi diplomatik olarak dışlamakla ilgili değil; ticaretin, güvenlik yardımının ve siyasi erişimin geçtiği düğüm noktalarını kontrol ederek Türk etkisini yapısal olarak zorlaştırmakla ilgili” ifadelerini kullandı.
PARÇALANMAYI VE OTORİTEYİ YOK ETMEYİ AMAÇLIYOR
BAE’nin bu yolla kontrol edilebilir bir kaldıraç ürettiğini kaydeden uzman, “Abu Dabi, bağımlı, yerel olarak kök salmış ve operasyonel esnekliğe sahip ortakları tercih ediyor. Ayrılıkçı ya da yarı-devlet aktörler bu açıdan ideal; çünkü dış destek hatlarına muhtaçlar ve bu hatlar limanlar, serbest bölgeler, finans ve güvenlik yardımı yoluyla kontrol edilebiliyor” değerlendirmesinde bulundu. Söz konusu yaklaşımın ideolojik bir boyut da taşıdığı belirten Krieg, “BAE liderliği, İslamcı mobilizasyon ve devrimci siyasete derin bir güvensizlik duyuyor; bu nedenle kendilerini İslam karşıtı, toplumsal olarak muhafazakâr ve “önce güvenlik” söylemiyle tanımlayan aktörleri destekleme eğiliminde. Bunun bölgesel düzene etkisi yıpratıcı. Parçalanmayı teşvik ediyor, merkezi devletleri zayıflatıyor ve silahlı pazarlık siyasetini normalleştiriyor. Uzun vadede çatışmaları kalıcı bir dengeye kilitliyor; hiçbir aktör kesin zafer elde edemiyor, devlet de yeniden toparlanamıyor” dedi.
BAE VE İSRAİL’İN YAKLAŞIMI BENZER
BAE ve İsrail ilişkisini de bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini ifade eden Krieg, “Gözlemlediğim şey, çıkarların örtüşmesi ve zaman zaman ortaya çıkan operasyonel tamamlayıcılık. Her iki devlet de İslamcı aktörleri dışlayan, güvenlik ortaklıklarını önceleyen ve stratejik hedeflere engel olduğunda egemenliği müzakere edilebilir gören bir bölgesel düzeni tercih ediyor. Ortak hedefleri arasında deniz ticaret yollarının güvenliği, İran ve müttefiklerinin çevrelenmesi, İslamcı ağların zayıflatılması ve kırılgan sahalarda büyük askerî konuşlanmalara girmeden siyasi sonuçlar üretmek yer alıyor” dedi. BAE daha işlemsel davranıyor ve uzun vadeli ticari bağımlılıklar inşa etmeye daha yatkın” değerlendirmesini yapan Krieg, “İsrail ise daha çok anlık güvenlik etkilerine odaklanıyor. Buna rağmen yakınlaşma gerçek ve bu durum vekil siyaseti teşvik ediyor; çünkü gri alanda hareket etmenin algılanan maliyetini düşürüyor” sözlerini sarf etti.
RİYAD MESAJ VERMEYE ÇALIŞTI
Riyad’ın Yemen’deki saldırısını bir mesaj olarak yorumlayan Krieg, “Riyad, ister Husilerden ister BAE destekli güney güçlerinin hassas bölgelere doğru genişlemesinden gelsin, sınır hattında denetleyemediği bir güvenlik düzenini kabul etmeyeceğini göstermek istiyor. Suudi Arabistan gerilimi düşürmeye, sahadaki varlığını azaltmaya ve diplomasiye yönelmeye çalıştı. Ancak alt-devlet aktörleri bu geri çekilmeyi fırsata çevirip sahada yeni fiilî durumlar yarattığında, Riyad’ın araç seti zorlayıcı mesajlara indirgeniyor” diye konuştu. Suud’un önceliğinin uzlaşma olduğunu kaydeden doçent, “Suudi Arabistan, temel çıkarları ihlal edildiğinde tırmanma üstünlüğünü koruyor; ancak Yemen’i yeniden işgal etmektense uzlaşmayı zorlamayı tercih ediyor” sözlerini sarf etti.
BAE VE İSRAİL’İN BAŞARILI OLDUĞU ALGISI DİĞER AYRILIKÇILARI CESARETLENDİRECEK
“2026’da daha keskin kırılmalar öngörüyorum” diyen uzman, “Ancak bunlar temiz bir blok çatışması şeklinde değil, daha dağınık ve karmaşık olacak. BAE ve İsrail’in vekiller üzerinden sonuç ürettiği algısı güçlendikçe, diğer aktörler de benzer yöntemlere yönelecek. Türkiye, Somali’deki ortaklıklarını derinleştirmeye ve stratejik gördüğü mevzileri korumak için güvenlik varlığını genişletmeye yönelebilir. Suudi Arabistan, bir vekâlet yarışına sürüklenmekten kaçınacaktır; ancak sınır güvenliği ya da arabuluculuk rolü zayıflatıldığında karşılık verecektir” değerlendirmesinde bulundu. “Katar ve Umman, Emirlikler’in artan iddiasına karşı bir denge olarak arabuluculuk ve insani diplomasiye daha fazla ağırlık verecektir İran ise özellikle Sudan ve Yemen sahaları açık yaralar olarak kaldığı sürece, parçalanmadan faydalanmaya çalışacaktır” yorumunu yapan Krieg, “Risk şu: Kurallarla değil ağlarla tanımlanan bir bölgesel düzen. Böyle bir düzende limanlar, milisler ve bilgi operasyonları, bakanlıklardan daha belirleyici hâle gelir. Bu tür bir kutuplaşma her zaman büyük savaşlar üretmez; ancak kronik istikrarsızlık, dönemsel tırmanmalar ve Afrika Boynuzu’ndan Orta Doğu’ya uzanan geniş bir coğrafyada devlet otoritesinin aşınmasıyla sonuçlanır” ifadelerini kullandı.









