Edvâr değişiyor!

04:0010/03/2026, Salı
G: 10/03/2026, Salı
Yeni Şafak
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

İçimizdeki “modern kafa” Leylim Ley’e hemen “Evet” ama Celal Karatüre’ye “Olmaz” dedi! Neden? Çok mu gelişkin bir melodidir Leylim Ley? Karatüre’nin müzik yeteneği ve elastikiyeti daha güçlü oysa... Ne o… Ne bu… Meselenin ne melodi ile ne de sözle ilgisi var. Mesele içeriksel değil. İdeolojik!

Yücel Arzen Hacıoğulları / Sanatçı - Besteci - İstanbul Milletvekili

“Kabe’de Hacılar Hû Der Allah..!” ilahisi Türkiye’deki kadim alt – üst, elit - seçkin / sıradan, tartışmasını yeniden başlattı. Sayın Celal Karatüre, aslında söylemesi, yani işitildikten hemen sonra tekrar edilmesi hiç de zor olmayan, Türkiye’de yaşayan hemen herkesin kolaylıkla seslendirebileceği Hüseynî Makamında ve ses aralıkları (interval) perdeleri kolaylıkla taklit (mimesis) edilebilen bir ilahî okumuştu. Olan oldu ve Karatüre’nin icrası sonrası ilahi tüm sosyal medya platformlarında hızla paylaşıldı ve müzik listelerinde bir numaraya çıktı. Kısaca hayatın her alanında karşılık buldu. Bu toplumsal vakayı açıklamak için türlü sebepler bulunabilir. Sonuçta birileri abartılı bir biçimde saygısızca aşağılarken, birileri düşünsel gard alıp (abartı karşılıklı olabilir) “kültürel hegemonyanın yıkılışı” olarak adlandırdı bu sosyal atağı…

Öncelikle Celal Karatüre’nin müzik kulağının konvansiyonel - konservatif müziği yapabilme yeterliliği açısından örneğin Zülfü Livaneli ya da ne bileyim Mustafa Sandal, Nil Karaibrahimgil, Feridun Düzağaç gibi popüler figürlerden daha yetkin olduğunu söyleyerek başlayayım. Yani “konservatuar” sınavlarına başvursalar saydığım popüler zevatın hiçbiri başarılı bir imtihan veremez ama bu halde, Celal Bey yetenek sınavını; belki azıcık eğitimle zorlanmadan kolaylıkla kazanır derim. Peki ama nasıl? Nasıl oluyor da müzik yeteneği konservatuar giriş sınavlarında bile yetersiz görünen bu insanlar Türkiye popüler müzik dünyasında kendine “saygın”, imtiyazlı, ayrıcalıklı bir yer bulabiliyor?

MÜZİK SADECE MÜZİK DEĞİLDİR

“Müzik, sadece müzik değildir” de ondan. Bakın literatürde “müzikal sadelik” (motif) dediğimiz şey ya da motif - ilk örnek dediğimiz ile basitlik / sıradanlık başka şeyler. Basitliğin gerekçesini az önce söyledim; kolayca taklit edilebilirliğinin dışında, katman /derinlik eksikliği, azlığı ya da ilham vericilikteki, anlam çokluğu, yeni anlamlar, çağrışımlar üretebilmekteki tekdüzelik, sığlık veya yetersizliktir. Kendi basit melodilerine Nazım Hikmet, Ülkü Tamer ya da Paul Eluard gibi kendini zaten kanıtlamış şairlerin mısralarını denkleştirip düşürürsen, yetersiz şan tekniğin ve sesinle şarkılar söylesen bile Türkiye’deki aşağılık kompleksli kulakları seni dinlemek üzere harekete geçirirsin. Üstelik yaptığın basit (tek anlamlı) şarkıları dönemin usta orkestra şeflerine düzenletirsen (arrangement) anlam karmaşasını daha da körükler, kendine bu kaostan alan açarsın! Tadından yenmez!... İşte bunu yaptı Livaneli’ler… Atilla Özdemiroğlu ya da kardeşi Ferhat Livaneli gibi müzik ustalarının yarattığı bu yönlü anlam karışıklığının ve bizim iki yüzyıllık aşağılık kompleksimizin ürünüdür kendisi.

Livaneli’ye sorsam; müziğin asıl işlevinin, alanının, sorunsalının, diriminin de zaten bu olduğunu, iyi ve güzel olanın kötü olandan, yüce ve faziletli olanın bayağı olandan,

- Hezarfen’dir kendisi, hemen Yunan Mithos’una oradan İgor Stravinky’e zıplayıp - düzenin ise ancak kaostan çıkarılabileceğini söyleyip, mesela Beethoven’in müzik estetiği / poetikasının da bu diyalektik karşıtlık üzerine kurulu olduğunu ekleyecektir. “Örneğin” diye başlayıp; “9. Senfonin son bölümü aslında sıradan bir sokak ezgisi ya da bir Alman Halk Şarkısı melodisi gibi son derece yalın bir melodi üzerine kuruludur. Ama Beethoven büyük müzisyenliği ile o sıradan, o basit, primitif sokak melodisini alıp nasıl işlenebileceği üzerine BESTECİLİK tarifi yapmış, dünyaya kompozitörlük dersi vermiştir! Bizim Türkülerimiz de böyle değerlendirilmeli. Ulusal olandan everensel olana…” diye bitirecektir. Son olarak “besteci, yeni, muhteşem ya da çok farklı bir melodinin değil sıradan olanın, nasıl sıra dışı / evrensel hale getirilebileceğini gösteren, duyuran, tanımlayandır.” diye o muhteşem gülümsemesiyle konuyu kapatacaktır. Hal bu…

ŞÖHRET KULELERİNİ NASIL İNŞA ETTİLER?

İçimdeki haber spikeri Özlemler’i, Livaneli’leri konuşturmak çok zor değil artık. Taklitlerini yapmak, dalgasını geçmek de… Sanayi Devrimi'ni yakalayamamış, ama hala, inat ve ısrarla aydınlanmanın-modernizmin yüzyıl önce kendisine sağladığı ayrıcalığı geçer sayan (geçer sanan) günümüz DonQuixote’lerinin düşünme-tahayyül reflekslerini tahmin etmek hiç zor değil artık! Bunun için Oğuz Atay zekâsına, ironisine, hassasiyetine gerek yok artık. İleride, çok çalışarak İngiliz ya da Fransız olamayacağını fark ettikleri gün, en azından İngiliz ya da Fransız gibi görünerek işi kotaracağını düşünen hinleri-kurnazları, kendi değerlerini ve birlikte yaşadığı insanları hakir görerek iktidar sürenlerin ipliğini pazara çıkarıp yazmak kolay artık.

Ama hayranı olduğum Beethoven öyle mi? O büyük bir müzisyen. Zira kendisi yapmıştır bestelerini- orkestrasyonunu. El yazısı berbat olmasına rağmen notaları tek tek elleriyle porteye yerleştirmiş, yazmış, kulakları duymasa da piyanoyu kendi bodur, kısa parmaklarıyla çalmıştı. Kolay mı? Hadi yap da görelim…

Oysa adını yukarıda yazdığım zevat öyle değil! Onlar başka müzisyenlerin, müzik işçilerinin birikim, yetenek, emeklerini kiralayarak ya da o an punduna getirip çok ucuza satın alarak yaptırdılar takaslarını / alışverişlerini. Sonra da başka ustaların yaptıklarına, zihinsel emeklerinin altına kendi isimlerini yazıp inşa ettiler şöhret kulelerini. Ne mimar ne mühendis. Düpedüz lise terk diplomalı sahte müteahhit bunlar. Gerekmedikçe, sorulmadıkça yahut zorunlu kalmadıkça söylemediler, çalıştırdıkları müzik işçilerinin, enstrümanist icracı, virtüöz, aranjör, düzenlemeci veya orkestra şeflerinin isimlerini, adlarını.

YETER! SİZ KİMSİNİZ YAHU?

Sorulduğunda “yağlı börek canım cicim…” ama hakikat öyle değil iki gözüm!

Birçoğunu tanırım o stüdyo / müzik işçilerinin. Ekonomik olarak durumu hala zor olanlar var. Oysa bugün bizler, bilgisiz ve bilinçsizce o müzik işçisi - müzisyenlerin, bir dönem sömürülmüş emekleriyle yaratılan müzik starlarını “müzik dünyamızın duayenleri” olarak tanıyoruz. Her şeye; kendi değerlerimize rağmen, kendimizi aşağılama pahasına geliştirdiğimiz Batılılaşma arzumuzun yarattığı aşağılık kompleksinin ürünü bu zevat! Düşünsenize; nasıl olur da müzik yeteneği olmadan müzisyen olunabilir, ismin saygın bir müzisyen olarak anılabilir değil mi? Ama olan oluyor… Oğuz Atay bu durumun ironik romanını yazsa da aşağılık kompleksi toplumsal travma reaksiyonu olarak kendisine olanak buluyor hayatta… Hayat işte…! Ama bir dönem, bir zaman sonra, bir adam çıkıyor ve “Yeter... Siz kimsiniz yahu?” diye ayar verip yüzyıllık zihinsel algıyı, büyüyü değiştiriyor!

SAHNE HER YERDİR

Sokak müziği, sahne müziğinden farklıdır. Bu farklılık sadece teknik açıdan değil ontolojik açıdan da ele alınmalı! Zira sahne tasarlanmış bir alan. Sahne belirlenmiş, tasarlanmış, bilinçle sınırlandırılmış zaman ve uzam. Bilirsiniz: ölçtüğünüz yerdir SAHNE. Örneğin: 5,17 metreye x 15,30 metredir... Bu kadar net çizilidir, çizilmelidir sınırları. Onun dışındaki “her - yer” sahne dışıdır artık. 4 dakika 33 saniyedir müzik (John Cage). Belirlenmiş bir zamanla başlar ve bir zaman sınırlamasıyla eser biter! Suskunluk başlar. Plastik Sanatlarda ise çerçevenin, tualin, tablonun sınırları içerisinde kalandır resim…

Sokak öyle mi? Kimin sanatçı / icracı, kimin izleyici olduğu birbirine karışır sokakta. Sahne yoktur. Sahne her yerdir. Sahne artık başka tanımlanmıştır. Klarnetçi dokunaklı bir hicaz taksim yaparken ayaktaki izleyicilerden birinin öksürük sesi, trafikteki başka birinin klakson sesi, ötelerden bir vapur düdüğünün belki aynı tonda çıkardığı bir kalkış borusu eşlik eder. Hicaz Uzzal birden Zirgüleli Hicaz’a döner. Ne matraktır öyle anlar. Her şey ve her ses birden, kontrol ve tasarım dışı birleşir. Her şey “hemzemin”dir! O an oradadır her şey. Yükselti yoktur! Sadece izlenen yer değildir artık sahne. Kendini de objesi kıldığın aktif bir alana dönüşmüştür! Rastlantı ve tasarı birbirine girmiştir. Albert Camus’nün “Ya rastlantıya boyun eğin ya da sanatı seçin” sözünü hatırlayın. O sözde koşulan şartın zorbalığı, rastlantıyı tevafuk’a dönüştürmenin bilincine boyun eğmiştir o an. Her şey o an oradadır. Biz de…

Farkındaysanız Sokak Müziği son dönem daha çok girdi hayatımıza. Belki insanlar Nazım Hikmet’in deyişiyle “sadece şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek de…” istiyorlar.

Fransa’nın metro duraklarında ya da ara sokaklarında şarkılar söyleyen videolar çekip yayınlayan Zaz isimli bir kız vardı üç beş yıl önce. Bir dönem sonra “Mandalinalar” diye bir şarkı çıktı ve büyük bir ilgi ile karşılandı, hatırlıyorum. Hatta şarkının okuyucusu da sanırım gerçek bir mandalina satıcısıydı. Sonra Koray Avcı geliyor aklıma; o da Sokak Müziği’nden. Bildiğim kadarıyla Sedat Anar da kendisini hala sokak müzisyeni olarak tanımlar! Hah işte Celal Karatüre de öyle! İlahi’yi aldı ve sokaklarda söyledi!

PopStar’ların durumu daha farklı. PopStar sahnededir. Sahneden inmez. Onun konforu, ayrıcalığını, maddi-manevi sürer. Ve fakat hem söylediği, hem söyleme biçem, “hemzemin”dir! Düşüncesi, dili, melodisi... Öyle olmasa nasıl toplanır onca kalabalık şehrin meydanına. Ekmek Dava’sı kadar primitif bir yanı yok ki sanatın. Örneğin Livaneli bazı konserlerini kimi zaman “Toplandık filanca şehrin falanca meydanına ve beş yüz bin kişilik izleyici korosu ile birlikte söyledik şarkılar …” diye gurur ve övgüyle söyler. Bu aklı başında bir sanatçı için korkunçtur aslında. Zira bir sanatçı, beş yüz bin kişinin bir araya gelip okuyabildiği bir şiir, şarkı, sanat eserinin sıradanlığı, herkese aitliği ile övünmek yerine yine Nazım Hikmet’ten alıntı ile “Anladım ki sen de herkes gibisin” diyerek terk eder! Hakikat tek kişiliktir zira!

MESELE İÇERİKSEL DEĞİL İDEOLOJİK

İçimizdeki “modern kafa” Leylim Ley’e hemen “evet” ama Celal Karatüre’ye “olmaz” dedi!

Neden? Çok mu gelişkin bir melodidir Kürdî Dizisindeki Leylim Ley? Karatüre’nin müzik yeteneği ve elastikiyeti daha güçlü oysa... Ne o… Ne bu… Meselenin ne melodi ile ne de sözle ilgisi var. Mesele içeriksel değil. İdeolojik!

Ama Celal Karatüre çıktı ve zihinsel iktidarın bu oyununu BOZDU! Ahmedî Xanî’nin Mem û Zîn’indeki Satranç Sahnesi gibi. (Hatırlayın: Aşık Mem, Zîn’in Babası Mîr ile bir satranç müsabakasında sevdiği kız Zîn’i görünce satranç tahtasını devirme sahnesi… Müthiş metaforik bir sahnedir. Aşk gelince mekân kaybolur. Lâ Mekân olur… O meşhur Diyar-ı Bekir Türküsündeki gibi: Kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı/ Binayı kurar iken gördüm Leyla’yı…)

KARATÜRE HAYATTAN YANA DURDU VE BAŞARDI

Celal Karatüre’nin bir oyunun, bir yapının bozulabileceğine ilişkin cesaret verdiği ortada. Ama Kültürel Hegemonyalar yıkıp yerine…? Bu hem çok büyük bir iddia hem haksızlık olur. Bozulmak, çürümek, yıkılmak değildir zira… Bunu nasıl başardı Karatüre? Elbette hayattan yana durarak! Hayatı önüne, arkasına, yanına, yöresine fon olarak değil, içinde durarak. Onun normalliği, hata, eksik, gedik, rastlantısallığı ile bir oluşuydu onu yıkıcı kılan. Arazlarıydı onu mükemmelleştiren.

Sahi sizce en çok kim rahatsız olmuştur Celal Bey’in okuma üslubundan?

Mekân sahipleri mi? En çok kim içerlemiştir çocukların neşeyle okul teneffüs zili çaldığında zıplaya zıplaya o ilahî okumalarına? Sizce kimler hem Sayın Celal Karatüre’yi hem de ilahînin okul bahçelerinde okunmasını “hadsizlik” ve “düşüklük” olarak nitelendirmiştir?

Bu işten kim rahatsız oluyorsa ona şunu söylemek isterim: Sonunuz geldi.

Sizi gidi “mekâncılar” (dinî musikiyi mekânsal kılanlar) Sizi gidi “Ey Özgürlüüük...!” terennümüyle kendi dışındakilere hürriyet hakkı tanımayanlar! Edvârınız bitti! Tanımlar değişiyor! Dijital Devrim, Sanayi Devrimi paradigmalarını alaşağı ediyor! Biliyoruz hayat kazanacak! Her şey geçecek! Bu yazının üslubunu Celal Karatüre’nin hiç beklenmedik anda müziğe girişine benzetebiliriz. Onun gibi sağa sola sataşarak… Yazının Döngüsünü (edvârını) ise Jean Rondstand isimli ünlü bir biyoloğa ait şu cümleyle bitirmek istiyorum müsaadenizle: Kuramlar geçici, kurbağalar kalıcıdır…

#celal karatüre
#aktüel
#hayat
#ilahi
#toplum