
Seçimler artık karizmanın, imajın, anın havasını yakalama becerisinin yarıştığı bir atmosfer rekabetine dönüşmüş durumda. Liderlerin söyledikleri değil, söylerken yarattıkları his önemli. Vaatlerin gerçekçiliği değil, vadederken yansıttıkları enerji belirleyici.
Siyasetin dilini, mantığını ve işleyişini kökten değiştiren bir dönüşümün içindeyiz. Seçmenler artık partilerin programlarını inceleyerek, vaatleri tartarak ya da geçmiş performansları analiz ederek oy vermiyor. Bunun yerine “bir his”, “bir atmosfer”, “bir vibe” üzerinden karar veriyor. İbrahim Dalmış’ın SETA için hazırladığı “Hakikat Sonrası Çağda Seçmen Davranışı: Vibe Seçmen” başlıklı araştırma raporu, tam da bu sessiz devrimin anatomisini çıkarıyor önümüze.
Raporda ortaya konan tablo oldukça çarpıcı: Modern seçmen ne klasik teorilerin varsaydığı gibi her şeyi tartıp ölçen rasyonel bir aktör ne de kimlik ve ideolojiye körü körüne bağlı bir taraftar. O, algoritmaların şekillendirdiği, bilgi bolluğunun boğduğu, dikkat süresinin saniyelerle ölçüldüğü dijital bir kamusal alanda hayatta kalmaya çalışan “bilişsel bir cimri”. Ve bu cimrilik, aslında son derece rasyonel bir hayatta kalma stratejisi.
ARTIK “DOĞRU MU?” DEĞİL, “BANA UYUYOR MU?” DÖNEMİNDEYİZ
Hakikat sonrası kavramı yalnızca yalanların çoğalması değil. Daha derine inen bir kırılma: Gerçeğin toplumsal önemini yitirmesi. Oxford Sözlüğü’nün 2016 yılının kelimesi seçtiği post-truth, nesnel gerçeklerin yerini duygusal eğilimlerin ve kişisel inançların aldığı bir dönemi tanımlıyor. Artık “Doğru mu?” sorusu yerine “Bana uyuyor mu?” sorusu belirleyici. Bir bilginin doğruluğu değil, mevcut dünya görüşümüzü destekleyip desteklemediği, hangi duygusal konforu sağladığı önemli. Raporda da vurgulandığı gibi bu durum kamusal alanın ortak gerçeklik zeminini kaybederek “alternatif gerçeklikler” üzerinden kutuplaşmasına yol açıyor. 2017 Ocak’ında, Trump’ın yemin törenindeki kalabalığın tarihin en büyüğü olduğu iddiası karşısında danışmanı Kellyanne Conway’in “alternatif olgular” savunması, dönemin simgesi haline geldi. Mesele artık bir yanlışın düzeltilmesi değildi; doğrulanabilir olgu, eş değer anlatılar arasında bir seçenek haline gelmişti.
BİLİŞSEL CİMRİ
Dalmış’ın raporunda en çarpıcı bulgu şu: İnsan beyni, sınırlı işlem kapasitesine sahip ve bu yüzden zihinsel enerjiyi korumak için sürekli kısa yollara başvuruyor. Buna psikolojide “bilişsel cimri” deniyor. Bu, tembellik ya da cahillik değil; evrimsel ve operasyonel bir verimlilik stratejisi. Dijital çağda bilgi aşırı bol, doğrulama maliyetli, dikkat sınırlı ve duygusal uyaranlar yüksek. Bu koşullarda bilişsel cimrilik en rasyonel uyum stratejisine dönüşüyor. Seçmen, her konuda düşünmek yerine sezgisel kestirmelere başvuruyor, mevcut inançlarını korumaya odaklanıyor. Rapora göre hakikat sonrası, insanların hiç düşünmediği bir durum değil ancak bilişsel cimriliğin varsayılan, bilişsel aktivasyonun ise çoğunlukla savunmacı ve stratejik amaçlarla devreye girdiği bir kamusal biliş düzeni. İşte tam bu noktada "vibe seçmen" devreye giriyor.
PARTİ PROGRAMINI DEĞİL HAVAYI SOLUMAK
Vibe seçmen, siyasal aktörleri ya da olayları derinlemesine analiz etmek yerine onlardan yayılan genel atmosfer ve duygusal enerjiye göre karar veren seçmen tipolojisi. Klasik seçmen teorileri -rasyonel seçmen, parti kimliği, geriye dönük değerlendirme- hep seçmenin ne düşündüğüne odaklandı. Oysa vibe seçmen yaklaşımı, seçmenin hangi çevresel uyaranlarla nasıl ve ne zaman aktive olduğuna bakıyor.
Raporda sosyal psikolojinin dört temel insan modeli üzerinden yapılan analiz son derece aydınlatıcı: Saf bilim insanı (her şeyi analiz eden), bilişsel cimri (enerji tasarrufu yapan), güdülenmiş taktik özne (duruma göre strateji değiştiren) ve etkinleşmiş aktör (çevresel uyaranlarla otomatik tepki veren). Hakikat sonrası dönemde seçmen, bu dört modelin karışımı ama ağırlıklı olarak bilişsel cimri ve etkinleşmiş aktör konumunda. Sosyal medya algoritmaları bu durumu daha da güçlendiriyor. Yankı odaları içinde sadece kendi görüşlerimize uygun içeriklerle karşılaşıyoruz. Duygusal tınlama (emotional resonance) -bir mesajın olgusal doğruluğundan bağımsız olarak mevcut duygularımızla uyum yakalaması- iknanın temel mekanizması haline geliyor. Bir tweet, bir video, bir slogan; doğru olduğu için değil doğru hissettirdiği için inandırıcı oluyor.
POPÜLİST LİDERLER VE ALTERNATİF OLGULAR STRATEJİSİ
Rapor, popülist liderlerin bu yeni zemini nasıl ustaca kullandığını da gösteriyor. Hakikat sonrası sadece epistemik bir kriz değil, aynı zamanda bilinçli olarak kullanılan bir siyasal iletişim stratejisi. Popülist liderler, bilim insanları ve geleneksel medya gibi kurumsal denetçileri devre dışı bırakarak kitleleri alternatif olgular aracılığıyla mobilize ediyor. Rasyonel ikna yerine sadakati hedefliyorlar. Bu strateji işe yarıyor çünkü seçmen zaten doğruluk motivasyonu yerine savunma motivasyonuyla hareket ediyor; mevcut görüşlerini destekleyen bilgileri seçici olarak işlerken, tehdit edici bilgileri görmezden geliyor ya da çürütüyor.
KLASİK TEORİLER YETERSİZ
Dalmış’ın raporu, klasik seçmen davranışı teorilerinin neden yetersiz kaldığını da açıklıyor. Bu teoriler seçmeni ya fazla rasyonel (hesaplayan aktör), ya fazla istikrarlı (parti kimliği), ya da fazla bilinçli (retrospektif değerlendirme) kurguluyorlar. Oysa dijital kamusal alandaki anlık duygusal tetiklenmeleri ve otomatik bilişsel süreçleri açıklamakta zorlanıyorlar. Gerçek dünyada seçmen, sosyal medyada gördüğü bir videoya milisaniyeler içinde duygusal tepki veriyor, algoritmaların sürekli beslediği belirli bir anlatıya kilitleniyor ve çoğu zaman neyi neden desteklediğini tam olarak açıklayamıyor. Sadece hissediyor, belki de anlamaya ve açıklamaya imkânı olamıyor. İşte vibe’ın siyasetteki gücü buradan geliyor.
GELECEĞİN DİSTOPYASI MI, GERÇEĞİ Mİ?
Raporda son olarak vibe demokrasisi kavramı üzerine kavramsal bir değerlendirme yapılıyor. Vibe demokrasisi, ortak gerçeklik zemininin buharlaştığı, duyguların olgulara üstün geldiği ve siyasal tercihlerin atmosfer üzerinden şekillendiği bir siyasal düzen anlamına geliyor. Bu distopik bir gelecek senaryosu değil, içinde yaşadığımız günün fotoğrafı. Seçimler artık rasyonel program yarışması değil; karizmanın, imajın, anın havasını yakalama becerisinin yarıştığı bir atmosfer rekabetine dönüşmüş durumda. Liderlerin söyledikleri değil, söylerken yarattıkları his önemli. Vaatlerin gerçekçiliği değil, vadederken yansıttıkları enerji belirleyici.
Peki bu tablo karşısında ne yapmalı? Rapor normatif öneriler sunmaktan çok betimleyici bir analiz yapıyor ama çıkarım açık: Hakikat sonrası çağda demokrasinin işleyişini anlamak istiyorsak seçmeni olduğu gibi kabul etmeliyiz. Onu daha rasyonel, daha bilinçli olması için ikna etmeye çalışmak yerine, bilişsel ve duygusal gerçekliğini dikkate alan yeni mekanizmalar geliştirmeliyiz.
Belki de asıl soru şu: Vibe seçmenin hüküm sürdüğü bir dünyada demokrasi hâlâ mümkün mü? Yoksa demokrasinin kendisi de bir “vibe”a, gerçekliği değil hissini yaşadığımız bir ideale mi dönüştü? Muhtemel cevapları, önümüzdeki seçimlerin atmosferinde bulacağız.








