
Eskiden savaşın hedefi “zafer”di; şimdi ise düşmanı ortadan kaldırmak değil, sürekli törpülemek; barış inşa etmek değil, tehlikeyi ötede tutmak; normalleşmek değil, kontrollü bir anormallik üretmek. Bu yüzden “sonsuz savaş” artık retorik bir abartı değil, neredeyse teknik bir tanım.
işgal rejimi Siyonist İsrail’in son dönemde inşa ettiği güvenlik aklını anlamak için artık eski kavramlarla yetinmek mümkün değil. “Caydırıcılık”, “sınırlı operasyon”, “geçici işgal”, “terörle mücadele”… Bunlar hâlâ dolaşımda, evet fakat artık meseleyi açıklamıyorlar. Çünkü ortada, tekil askerî hamlelerin toplamından ibaret bir tablo değil, daha derin, sert ve daha kalıcı bir zihniyet kırılması var.
7 Ekim sonrasında İsrail, sınırın kendisinin güvenlik üretemediği sonucuna vardı. Eski denklem basitti: Sınırı koru, içeriyi güvene al. Yeni denklem ise bu varsayımı tersyüz ediyor: Sınırın üzerinde durarak güvenlik sağlanamaz; güvenlik, sınırın ötesinde, karşı tarafın toprağında, henüz filizlenmemiş tehdidi boğacak bir derinlik kurarak elde edilir.
Doktrin değiştiğinde savaşın dili de değişir. Eskiden savaşın hedefi “zafer”di; şimdi hedef, zaferin imkânsızlığını kabul ederek tehdidi yönetilebilir bir seviyede tutmak. Yani düşmanı ortadan kaldırmak değil, sürekli törpülemek; barış inşa etmek değil, tehlikeyi ötede tutmak; normalleşmek değil, kontrollü bir anormallik üretmek. Bu yüzden “sonsuz savaş” artık retorik bir abartı değil, neredeyse teknik bir tanım.
GÜVENLİK Mİ, COĞRAFİ MÜHENDİSLİK Mİ?
Ortada kesin bir sonuca ulaşmayı hedefleyen bir strateji yok; süreklileşmiş bir baskı düzeni var. Bu düzenin sahadaki karşılığı ise “tampon bölge”. İsrail’in askerî aklı bugün şunu açıkça kabul ediyor: Hamas, Hizbullah ve İran bağlantılı milis ağları tamamen tasfiye edilemiyor. Öyleyse bu yapıların İsrail sınırına yakın mesafede yeniden kök salmasını engelleyecek kalıcı ara alanlar oluşturulmalı. Sınır korunarak değil, tehdidin doğacağı yer önceden bastırılarak güvenlik sağlanır. Bu da savunma hattının fiilen karşı tarafın toprağına taşınması demektir.
Gazze, bu yeni doktrinin en çıplak deney sahasıdır. Savunma Bakanı Israel Katz’ın açık ifadeleriyle, İsrail birlikleri savaş sonrasında da oluşturulan tampon alanlarda kalacaktır. Saldırıların ardından Gazze’nin yaklaşık üçte birinin kontrol altına alınması, bunun bir operasyon değil, kalıcı bir mekânsal yeniden düzenleme girişimi olduğunu gösteriyor. Savaş bitse bile düzen bitmeyecek. Çünkü amaç artık yalnızca savaşmak değil, coğrafyayı yeniden kurmak.
Güney Lübnan’da ise bu hikâye aslında tanıdık. 1980’ler ve 1990’lar, güvenlik kuşağının neye benzediğini zaten göstermişti. Yeni olan, bu modelin çok daha kırılgan bir bölgesel denklemde ve 7 Ekim’in yarattığı travmatik psikolojiyle yeniden dolaşıma sokulmasıdır. İsrail, kuzey yerleşimlerini Hizbullah’ın tanksavar kapasitesinden ve sınır baskınlarından uzak tutmak için daha derin bir tampon şerit arayışında. Bu arayışın sahadaki karşılığı ise soyut değil: Yıkılan köyler, patlatılan evler, geri dönemeyen aileler… İnsan hakları çevrelerinin dometicide dediği, yaşam alanının sistematik biçimde ortadan kaldırılması pratiği tam da burada devreye giriyor.
Suriye cephesi ise bu doktrinin üçüncü ayağını tamamlıyor. İsrail’in Suriye’de, özellikle Colan çevresinde tehditleri erken aşamada vurma eğilimi yeni değil. Ancak son dönemde bu yaklaşımın noktasal operasyonlardan daha geniş bir “ön alan güvenliği” mantığına evrildiği görülüyor. Gazze, Lübnan ve Suriye artık ayrı cepheler değil; tek bir çevresel tehdit kuşağının parçaları olarak okunuyor. Bu okuma biçimi, tampon bölgeyi yerel bir askerî tedbir olmaktan çıkarıp bölgesel bir karşı-ağ stratejisine dönüştürüyor. İran vekiller üzerinden derinlik kuruyorsa, İsrail de topografya üzerinden derinlik kuruyor. Sınırlar anlamını yitiriyorsa, o sınırın ötesi yeni sınırın parçası hâline getiriliyor.
TAMPON BÖLGE Mİ GİZLİ İLHAK MI?
7 Ekim gibi bir kırılmadan sonra İsrail güvenlik bürokrasisinin bunu yeni saldırıların uygun bahanesi kılma hevesi anlaşılır. Fakat tam burada siyaset devreye girer ve askerî akla sınırlarını hatırlatır. Çünkü güvenlik, yalnızca tehdidi uzaklaştırarak üretilmez; bazen onu daha derin, daha kalıcı ve daha öfkeli bir biçime dönüştürürsünüz. Tampon bölge bir yandan güvenlik sağlar; diğer yandan yeni öfke havuzları, yeni intikam anlatıları, yeni meşruiyet krizleri ve yeni diplomatik tıkanmalar üretir.
Bu nedenle İsrail’in yeni doktrini yalnızca askerî değil, aynı zamanda bir “zaman rejimi”dir. Bu rejimde barış, ulaşılacak bir hedef değil; sürekli ertelenen bir ihtimaldir. Çatışma artık sadece Washington ile Tahran arasında değil; savaşın ne olduğu ve nasıl biteceği konusunda iki müttefik arasında da yaşanıyor.
Tam da burada, İsrail iç siyasetinin meseleye kattığı katman ortaya çıkar. Tampon bölge fikri, güvenlik bürokrasisi için bir savunma derinliği anlamına gelebilir fakat aşırı sağın bir bölümü için bu, aynı zamanda ilhakı çağıran jeopolitik iştahın meşrulaştırıcı eşiğidir. Bazı aşırı sağcı liderler elde tutulan bölgeleri sadece geçici güvenlik alanları olarak değil, daha kalıcı bir egemenlik genişlemesinin zemini olarak görüyor. İşte burası en tehlikeli kavşaktır. Çünkü askerî gerekçe ile ideolojik yayılma arzusu birbirine karıştığında, “tampon bölge” kelimesi bir güvenlik kavramı olmaktan çıkar, siyasi bir kod sözcüğe dönüşür. Orta Doğu’nun lügatinde geçici olan şeylerin bazen en kalıcı şeyler olduğunu herkes bilir.
ORTA DOĞU’NUN KARA MİZAHI
Bu doktrinin en büyük açmazı, başarı ile sürdürülebilirlik arasındaki farkta düğümleniyor. Evet, İsrail kısa vadede sınır yerleşimlerine yönelik bazı tehditleri geriye itebilir. Evet, topografik hâkimiyet ve ileri mevzilenme bazı saldırı biçimlerini zorlaştırabilir. Ama bunun maliyeti nedir? Gazze’de milyonların dar alanlara sıkışması, Güney Lübnan’da köylerin yıkılması, sivillerin geri dönüşünün belirsizleşmesi ve uluslararası hukuk tartışmalarının derinleşmesi, güvenliğin sadece düşmanı değil meşruiyeti de yönetmek zorunda olduğunu gösteriyor.
İsrail’in yeni güvenlik doktrini bu nedenle paradoksal bir başarı formülü sunuyor: Güvenlik ararken kalıcılığı artırıyor, kalıcılık ararken savaşı uzatıyor, savaşı uzattıkça da güvenliğin siyasi temelini aşındırıyor. Bu, Orta Doğu’nun kara mizahıdır: Güvenlik için daha fazla arazi alırsınız, ama daha az gelecek satın alırsınız.








