Kürt meselesi Erdoğan’ın vizyoner realizmi

04:0025/08/2025, Pazartesi
G: 25/08/2025, Pazartesi
Yeni Şafak
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

Habib Balcı / Doktorant, Sakarya Üniversitesi

Kürt meselesi, Türkiye’nin modernleşme sürecinde ulus-devlet inşasının bir yansıması olarak ortaya çıkan en çetrefilli yapısal meselelerden biridir. 1920’li yıllarda şekillenen erken Cumhuriyet politikaları, Batı Avrupa menşeili jakoben modernleşme çizgisinin etkisiyle kültürel çoğulculuğu dışlamış, bunun yerine tek tip yurttaşlık kimliğine dayalı bir siyasal birlik oluşturmayı hedeflemiştir.

Bu çerçevede Kürt kimliğinin inkârı ve asimilasyonu, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda yönetimsel bir tercih olarak devletin resmi politikası hâline gelmiştir. Bu politikanın sahadaki yansıması ise zamanla çeşitli sosyal kırılmalar, bölgesel isyanlar ve travmalar olarak görülmüştür. 1937-1938 Dersim olaylarındaki toplu ölümler, 1980 askeri darbesi sonrası yaşanan kitlesel gözaltılar ve hak ihlalleri ulus-devletin tekçi yapısının periferide nasıl bir travmaya neden olduğunu göstermektedir.

Ancak bu mesele, zaman içerisinde yalnızca bir iç güvenlik sorunu olarak ele alınmakla kalmamış 1984’te PKK’nın silahlı mücadeleye başlamasıyla birlikte Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sorun, bölgesel ve küresel düzlemde de anlam kazanan bir vekâlet çatışmasına dönüşmüştür. Bu bağlamda Kürt meselesi, yalnızca Türkiye’nin siyasi coğrafyasında değil, aynı zamanda Sykes-Picot sonrası şekillenen Ortadoğu denkleminde de belirleyici bir yer edinmiştir. Sorunun bu çok boyutlu doğası, onu sadece etnik temelli bir hak talebinin ötesine taşımış bölgesel jeopolitik çıkarlar, küresel güç mücadeleleri ve toplumsal hafızayla iç içe geçmiş bir yapıya dönüştürmüştür.

HEGEMONİK ÇERÇEVEYİ ZORLAYAN İLK MÜDAHELE

Michel Foucault’nun “iktidarın bilgiyi inşa edici yönü” tezinden hareketle bakıldığında, Kürt meselesinin Türkiye’de yalnızca bir gerçeklik değil, aynı zamanda bir epistemolojik inşa süreci olduğu görülür. Meselenin tanımı, sınırları ve çözüm önerileri, iktidar ilişkileri içerisinde sürekli olarak yeniden tanımlanmış ve araçsallaştırılmıştır. Cumhuriyet’in erken döneminden itibaren Kürt kimliği, “ayrılıkçı tehdit” miti etrafında yeniden üretildi. Bu söylemsel çerçeve, zamanla yalnızca Kürt kimliğini değil, aynı zamanda merkezî otoritenin meşruiyetini de yeniden kurdu. Bu nedenle meseleye dair geliştirilen her siyasi veya akademik analiz, aslında bu hegemonik çerçevenin yeniden üretimi ya da ona karşı bir müdahale olarak okunmalıdır.

Bu hegemonik çerçeveyi zorlayan ilk ciddi müdahalelerden biri, Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı sırasında (2005) Diyarbakır’da sarf ettiği “Kürt sorunu benim de sorunumdur” ifadesiyle vücut bulmuştur. Bu çıkış, yalnızca sembolik bir açılım değil aynı zamanda Cumhuriyet tarihi boyunca devam eden tekçi güvenlikçi paradigmanın dönüşümünün de ilanı niteliğindedir. Erdoğan, Kürt meselesini yalnızca Türkiye’nin iç istikrarı açısından değil, aynı zamanda ülkenin jeopolitik derinliğini ve bölgesel liderlik iddiasını ilgilendiren stratejik bir mesele olarak konumlandırmıştır.

DEVLET AKLI İNŞASI

Bu doğrultuda 2013-2015 Çözüm Süreci, Türkiye’nin hem iç barışını sağlamak hem de bölgesel etnik ve mezhepsel fay hatlarını yumuşatarak Türk, Kürt ve Arap halkları arasında ortak bir gelecek inşa etme çabasının somut adımlarından biri olmuştur. Bu süreç, Edward Said’in “oryantalist öznenin” tahayyül ettiği bölge imgesine karşı yerli bir jeopolitik vizyonu temsil ediyordu. Ne var ki bu vizyon, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle doğrudan hedef alınmıştır. Darbe yalnızca seçilmiş hükümete değil, aynı zamanda Türkiye’nin geliştirdiği post-kolonyal jeopolitik perspektife, iç barış zeminine ve toplumsal uzlaşma potansiyeline de yönelmiş bir saldırıdır.

Ancak bu girişimin milletin direnciyle bertaraf edilmesi neticesinde, “Türkiye Yüzyılı” olarak adlandırılan yeni bir vizyonun önünü açılmıştır. Bu vizyon, Türkiye’yi yalnızca ekonomik ve teknolojik olarak değil, siyasal ve kültürel olarak da dönüştürmeyi hedeflemekte Kürt meselesini iç politik bir patoloji olmaktan çıkarıp, bölgesel barışın mihenk taşı hâline getirmeyi amaçlamaktadır.

Bu dönüşümde en dikkat çekici rolü ise MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli üstlenmiştir. Bahçeli’nin 15 Temmuz sonrası “ateşten gömleği” giymesiyle somutlaşan Cumhur İttifakı, klasik sağ-milliyetçi reflekslerin ötesinde bir devlet aklı inşasını temsil etmektedir. Bahçeli’nin Kürt meselesine dair millî birlik merkezli yaklaşımı etnik kimlikleri tehdit olarak değil, toplumsal bütünlüğün bileşeni olarak gören stratejik bir yönelimdir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde şekillenen bu yeni siyasal zemin, dar etnikçi ideolojilerden arınmış Türk, Kürt ve Arap halklarını müşterek bir geleceğin paydaşı kılmaya dönük vizyoner bir yaklaşımdır.

Bununla birlikte, bu kapsamlı dönüşüm bazı çevrelerce lümpen popülizm ve dar ideolojik kalıplarla gölgelenmeye çalışılmaktadır. Sosyal medya üzerinden yayılan söylemler, bu büyük siyasal vizyonu kişisel çıkar ya da taktiksel manevra gibi göstermek suretiyle demokratikleşme çabalarının geniş kitlelerce anlaşılmasını engellemektedir. Oysa bu süreç, yalnızca bir iktidar stratejisi değil, Türkiye›nin jeopolitik bir aktör olma potansiyelini gerçekleştirme yolunda attığı kolektif bir adımdır.

PASİF DEVRİM

Bugün geriye dönüp bakıldığında gerek akademik literatürde gerek siyasal düzlemde Kürt meselesini etnik, kültürel ya da güvenlik odaklı dar çerçevelere sıkıştıran yaklaşımlar, Türkiye’nin tarihsel hafızasını ve bölgesel gücünü kısıtlayan söylemler üretmiştir. Öyle ki bu söylemler, mağduriyet söylemleriyle siyasal manevraları aynı düzleme indirgemiş Kürt toplumunun yaşadığı gerçek acıları, yapay bir ayrışma zeminine hapsetmiştir. Türkiye’nin bugün yürüdüğü yol, ulusal birliği kültürel tekçilikle değil, çoklu aidiyetlerin kapsayıcı bir şekilde tanınmasıyla inşa etme çabasıdır. Bu, Antonio Gramsci’nin “pasif devrim” dediği türden, alttan alta şekillenen fakat hegemonik yapıları sarsan bir dönüşümdür. Bugün yaşadığımız tarihsel moment, Kürt sorunu adı altında icat edilen ne varsa bunların buharlaştığı ama bu isim altında örselenen tüm gerçekliklerin artık gün yüzüne çıktığı bir uyanış dönemidir.

Türkiye artık bu meselenin gerçek mahiyetini kavrayarak, enerjisini ve toplumsal potansiyelini heba eden yapay ayrımların ötesine geçmekte iç barışı sağlamanın ötesinde, bölgesel barışın da taşıyıcısı olan bir jeopolitik aktör olarak yeniden yükselmektedir. Bu büyük dönüşüm, Cumhur İttifakı’nın tarihsel sorumlulukla şekillendirdiği bir vizyonun ürünüdür. Bu vizyon, Türkiye’yi Türkiye’den büyük bir yer olarak gören, onu Türk, Kürt ve Arap halklarının müşterek geleceğiyle bütünleştiren yapısal bir paradigma değişimidir.

#Siyaset
#Toplum
#Recep Tayyip Erdoğan