
Bu düzende şiddet yalnız silahla uygulanmaz; kıtlığa mahkum ederek, aç bırakarak, susuz bırakarak, barınaksız bırakarak, sağlığı erişilmez kılarak, psikolojiyi çökertip umudu tüketerek sürdürülür. Ölüm bir “sonuç” olmaktan çıkar; “prosedür” ve “güvenlik” dili içine gömülen kurumsal bir işleyişe dönüşür.
İsrail ile Filistin arasında 10 Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesin gerçekten bir “barış sonrası süreci” başlatıp başlatmadığı sorusu, sahadaki göstergeler nedeniyle artık yalnızca diplomatik bir tartışma değildir; insani sürdürülebilirlik açısından belirleyici bir sınava dönüşmüştür. Çünkü ateşkesin başlamasından bu yana Gazze’de, Batı medyasında “Yellow Line” olarak adlandırılan - resmî bir devlet sınırı değil; ateşkes sonrası sahadaki askerî ve fiilî güç pozisyonlarına göre şekillenmiş bir demarkasyon hattı (fiilî ayrım çizgisi) - çevresinde şiddetin neredeyse her gün sürdüğü aktarılmaktadır. Bu tablo şunu açıkça göstermektedir: İsrail ateşkese uymamış; yalnızca araçlarını ve yöntemlerini değiştirmiştir. Tüm dünyayı aldatmış ve kandırmıştır. Dolayısıyla ateşkes, sahada bir “barış düzeni” üretmekten çok, şiddetin yüzünü ve biçimini değiştirdiği bir ara evreye dönüşmüştür. Başka bir ifadeyle, ateşkes burada barışın başlangıcı değil; canavarlığın yeniden düzenlenmiş hâlidir.
NETANYAHU DENEN FİRAVUN
Tam bu noktada Türkiye’nin itirazı daha belirgin ve daha doğrudan bir hakikat diline dönüşmektedir. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, 9 Ocak 2026 tarihli konuşmasında insani yardımın engellenmesine dikkat çekerek şu ifadeleri kullanmıştır:
“O çadırların içerisinde, kışta, yağmurda, çamurda 7’den 70’e çocukların, annelerin hâlini ekranda izliyoruz. Konteyner gönderelim diyoruz, BM’yi, Batı’yı devreye sokuyoruz. Ancak Netanyahu denen Firavun bu işlere asla ilgi duymuyor ve bunları kabul etmiyorlar…
Ayet-i kerimede Rabbimiz ‘Hesapların üzerinde bir hesap vardır’ buyuruyor. Onun da vakti ve saati inşallah gelecektir.”
Bu sözler yalnızca siyasi bir tepki değildir; ateşkes, yardım, barış ve insanlık kavramlarının sahada nasıl sistematik biçimde içinin boşaltıldığının özetidir. Aynı zamanda Netanyahu’nun inşa ettiği düzenin, sıradan bir güvenlik politikası değil, Firavunî bir rejim mantığı taşıdığını açıkça işaret etmektedir. Bugün Gazze’de soykırımın 27 ay boyunca kesintisiz biçimde sürmesi, yalnızca İsrail’in askerî tercihleriyle değil; uluslararası toplumun —özellikle Batı dünyasının— Netanyahu öncülüğünde kurulan bu Firavunî rejimi fiilen meşrulaştırmasıyla mümkün olabilmiştir. Sessizlik, gecikme ve çifte standartlar, bu düzenin en etkili koruyucu zırhına dönüşmüştür.
ÖLÜM KURUMSAL BİR İŞLEYİŞE DÖNÜŞTÜ
Uluslararası toplumun ağır ve ısrarlı sessizliğine karşı en açık ve sert itiraz, Sayın Cumhurbaşkanımızın kullandığı “Firavun” benzetmesinde dile gelir. Bu benzetme yalnızca retorik bir sertlik değildir; zulmün artık sadece askerî güçle değil, hayatın damarlarını keserek—yaşamı durdurarak ve insanı çaresizliğe mahkûm ederek—sürdürülen sistemli bir iktidar pratiği hâline geldiğine dair ahlaki ve siyasal bir teşhistir. Çünkü ortada adı konmamış bir Firavunî düzen vardır: Gücün mutlaklaştığı, mazlumun sesinin görünmez kılındığı, adaletin evrensel ilke olmaktan çıkarılıp iktidarın çıkarına göre yeniden tanımlandığı bir yönetim biçimi… Bu düzende şiddet yalnız silahla uygulanmaz; kıtlığa mahkum ederek, aç bırakarak, susuz bırakarak, barınaksız bırakarak, sağlığı erişilmez kılarak, psikolojiyi çökertip umudu tüketerek sürdürülür. Ölüm bir “sonuç” olmaktan çıkar; “prosedür” ve “güvenlik” dili içine gömülen kurumsal bir işleyişe dönüşür. Bu yüzden “Firavun” benzetmesi, tarihsel bir göndermeden çok, Gazze’de kurulan rejimin siyasal ve ahlaki adıdır. Bu düzenin en görünmez ama en öldürücü yüzü şudur: Eğitimi, barınmayı, beslenmeyi ve sağlığı fiilen durdurur.
TEDAVİSİZ BIRAKARAK ÖLÜME TERK EDİYORLAR
Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 11 Kasım 2025 tarihli “Public Health Situation Analysis” raporu, Gazze’de tam işlevli hastane bulunmadığını; hastanelerin yalnızca bir bölümünün kısmen ilaçsız çalışabildiğini kayda geçirir. Bu saptamanın sahadaki karşılığı nettir: Bombayla öldürülmeyenler de ilaçsızlık, yakıtsızlık, ekipmansızlık ve erişimsizlik içinde ölümün eşiğine sürüklenir. Bir Gazze doktorunun “Personel yok, ekipman yok, ilaç yok” diye özetlediği tablo, çöküşün istisna değil, gündelik Firavuni bir düzen hâline geldiğini anlatır.
Kronik hastalar için bu düzen daha da acımasızdır: Kanser, böbrek yetmezliği, diyabet… Süreklilik gerektiren tedaviler kesildiğinde ölüm artık “saldırı anı”na bağlı değildir; tedavi edilememeye bağlı bir yavaş ölüme dönüşür. Reuters, Gazze’nin tek kanser hastanesinin yakıt krizi nedeniyle devre dışı kaldığını erken dönemde kayda geçirmişti.
Hamile kadınlar ve bebekler açısından ise tablo, “doğum yapacak yer”in bile lüks hâline geldiğini göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün Mayıs 2025 tarihli durum raporu, Gazze’de yaklaşık 50 bin hamile kadın bulunduğunu; günde yaklaşık 180 doğum gerçekleştiğini; bir ay içinde doğurması beklenen yaklaşık 5.500 kadının olduğunu ve bunların yaklaşık 1.400’ünün sezaryen gereksinimi olabileceğini belirtir. Aynı Dünya Sağlık Örgütü’nün analizi, Gazze’de 500 binden fazla kadının temel üreme/annelik hizmetlerine erişemediğini de vurgular. Bu rakamlar, “doğum”un bile sağlık sisteminin çökmesiyle hayati bir risk alanına dönüştüğünü açıkça gösterir.
NESİLLERİ HEDEF ALAN SİSTEMATİK BİR SOYKIRIM
Eğitim cephesinde de Firavunî düzen, geleceği hedef alır. Birleşmiş Milletler İnsani Yardım İşleri Koordinasyon Ofisi’nin 23 Aralık 2025 tarihli “Reported Impact Snapshot” belgesi, Gazze’de okul binalarının yaklaşık yüzde 93’ünün yeniden inşa veya ağır rehabilitasyon gerektirdiğini ve 63’ten fazla üniversite binasının yıkıldığını kaydeder. Associated Press’in 17 Kasım 2025 tarihli haber dosyası, 600 binden fazla çocuğun okula gidemediğini aktarır. UNICEF ise 2026 çağrısında 765 bin çocuğun eğitime erişime ihtiyaç duyduğunu belirtir. Böylece savaş, yalnız bugünü değil; bir kuşağın öğrenme hakkını ve geleceğini de hedef alan bir yıkıma dönüşür.
Bu çöküşün en çarpıcı göstergelerinden biri, sahada sağlık ve insani yardım çalışanlarının kullandığı WCNSF kodudur: “Wounded Child, No Surviving Family” — “Yaralı çocuk, hayatta kalan ailesi yok.” Bu ifade yalnız yaralanmayı değil; çocukla birlikte aile bağının, koruma hattının ve aidiyetin kopuşunu anlatır. UNICEF, Gazze’de en az 17 bin çocuğun ebeveynlerinden ayrıldığı veya refakatsiz kaldığı tahminini kamuoyuna açıklamıştır.
Ama Firavunî düzenin dehşeti, yalnız “Aile kalmadı” cümlesinde değil; hayatta kalan bedenlerin nasıl bir “kalıcı eksilme”ye mahkûm edildiğinde de görünür. Dünya Sağlık Örgütü, Gazze’de amputasyon sayısının 5 bini aştığını ve bunun içinde çok sayıda çocuğun bulunduğunu raporlamıştır.
HER FİRAVUN'UN BİR MUSA’SI VARDIR
İşte bu koşullarda aileler, çocuklarını koruyamadıkları yerde en azından kimliklerini korumaya çalıştı. Bu yüzden Gazze’de çocukların kollarına, bacaklarına, karınlarına kalemle ad yazma pratiği yayıldı: En azından cesetleri bulunduğunda kimin çocuğu oldukları bilinsin diye… En azından mezarları isimsiz kalmasın diye… Ya da aileleri katledildiğinde, geride kalan tek iz bir isim olsun diye… Belki o çocuklardan birinin adı Musa’dır. Çünkü her Firavun'un bir Musa’sı vardır. Peki bugün, bu uluslararası Firavunî rejimin Musa’sı kim olacak?






