Steril surda açılan gedik: Gerçek Türkiye’nin sesli fotoğrafı

04:005/03/2026, Perşembe
G: 5/03/2026, Perşembe
Yeni Şafak
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Jakobenlerin o steril ve rafine dünyası, sokağın bu gürül gürül akan sahih enerjisi karşısında her geçen gün biraz daha solgunlaşmakta; tarihsel bir anakronizmin tozlu raflarına mahkûm olmaktadır.

Mehmet Kırtorun / Yazar

Şubat 2026’nın o girift toplumsal zemininde aniden infilak eden "Hu" sedası, basit bir dijital algoritmanın sınırlarını çoktan aşmış durumda. Bu ses; esasen periferinin, merkezin steril surlarına karşı gerçekleştirdiği en görkemli, en gürültülü estetik çıkartma. Celal Karatüre’nin o Roman neşesini tasavvufi bir vecd ile harmanlayan gırtlağı; fildişi kulelerde yıllardır titizlikle inşa edilen, hayattan kopuk o üst kültür barajlarını tek bir nefeste yerle bir ediyor.

“HU” NİDASIYLA GELEN BÜYÜK DÖNÜŞÜM

Kemal Karpat’ın o muazzam tarihsel sosyoloji külliyatı ışığında baksaydık; bu tabloyu, Anadolu’nun ve toplumun en dehlizlerinde kalan o saf enerjinin, devletin en tepesiyle kurduğu o organik bağ üzerinden okurduk. Çünkü bu viralleşme hali, periferinin merkeze attığı samimi ve “tehlikeli” bir çentik. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın «Gerçek Türkiye fotoğrafı» olarak nitelediği bu tablo, aslında Karpat’ın yıllarca anlattığı o “büyük dönüşüm”ün bir merhalesi. Halk, kendi estetiğini, kendi ritmini ve kendi kutsalını; hiçbir jakoben filtreden geçirmeden doğrudan meydanlara, okul bahçelerine ve kamusal alana bunca emeğe (!) rağmen güçlü bir şekilde taşımayı başardı.

Bu noktada, o dinozorlaşmış zihinlerin “mezdeke ritmi”, “tarikat estetiği”, “eğlenceye döndü” diyerek dudak büktüğü şey, esasında kendi kültürel iktidarlarının çöküşüne duyulan o beyhude öfkenin tezahürüdür. Salonların o steril ve kurgulanmış zarafetine hapsolmuş zihinlerin; “eğitimsiz” ve “esmer” diyerek çeperlere ittikleri o Roman gırtlağındaki sarsıcı samimiyeti ve o ham hakikati bir türlü idrak edememesi, modernitenin o kibirli estetik kalesinin en hazin mağlubiyetidir. Bir Roman sanatçının kalbinden kopup gelen sesin, devletin en yüksek kürsüsünde yankı bulması; periferinin artık merkezin ta kendisi olduğunun ilanıdır.

KÜRESEL BİR VECDİN DOĞUŞU

Mabetlerin o vakur ve koruyucu sükûneti, dijitalin akışkan doğasıyla hemhal olarak kamusal alanın her zerresine nüfuz ediyor; kutsal olan, kendi ana yurdundan taşarak ekranların o soğuk camlarını dahi birer gönül aynasına dönüştürüyor. McLuhan’ın o meşhur “global köyü”, bu ilahinin ritmik sarsıntısıyla birlikte sınırları belirsiz, her bir ekranın birer zikir halkasına dönüştüğü uçsuz bucaksız bir dijital tekkeye evriliyor; kutsal olanın o kadim ‘mahremiyeti’, kolektif bir ‘Hu’ sedasıyla kamusallığın tam kalbine yerleşiyor. Eskiden yalnızca ağır perdelerin ve mahrem kapıların ardında yaşanan o vecd hali, bugün bir TikTok kadrajının ya da bir okul teneffüsünün en dinamik, en organik unsuru haline gelmiş vaziyette. Çocukların o filtresiz ve ham neşesiyle bu ritme teslim oluşu; kurumsallığın o dondurucu protokollerini ve jakoben eğitimin mesafeli kibrini aynı anda tasfiye ediyor.

KUTSALIN OZMOSU VE ARKAİK İNFİAL

Stefan Zweig’ın karakterlerindeki o ruhsal infilak noktalarını andıran bu kolektif coşku, pedagojik bir polemiğin fersah fersah ötesinde, köklü bir ontolojik aidiyet beyanıdır. Mekânsal kırılma tam da bu noktada tecessüm ediyor; kutsal olan, mabetlerin o kadim ve asil vakarıyla sarmalanmış özünü muhafaza ederek, dijital bir ozmosla hayatın en mahrem kılcallarına doğru bereketli bir akış başlatıyor. Rasyonalitenin o kaskatı labirentlerinde nefessiz kalan modern özne adına okul bahçelerini sarsan o devasa koro, basit bir terennüm olmanın çok ötesindedir; asırların biriktirdiği o ağır ve kolektif suskunluğu tek bir ‘Hu’ nidasıyla yırtıp atan arkaik, sarsıcı ve muazzam bir infialdir.

MEMLEKETİN RİTMİK TEZAHÜRÜ

Karşımızdaki tabloyu basit bir başarı hikayesi parantezine hapsetmek ya da gelip geçici bir viral içerik olarak nitelemek, meselenin ontolojik ağırlığını ıskalamaktır. Bu manzara; periferinin kendi sesini, o işlenmemiş ritmini ve en çıplak hakikatini, dijital çağın en sofistike enstrümanlarıyla merkezin tam kalbine yerleştirmesidir. Dinozorlaşmış zihinlerin bu sese karşı sergilediği o gizli öfke, esasen estetik hegemonyalarının un ufak oluşuna duydukları o derin çaresizliğin dışavurumudur. Sesin okul bahçelerinden yükselip devletin en yüksek kürsülerinde yankılanmasıyla birlikte, Türkiye’nin o “gerçek fotoğrafı” her zamankinden daha berrak bir hal alıyor. Bu fotoğraf; parlatılmış salon aynalarında görünen o sahte silüetlerin aksine; esmer, samimi, ritmik ve son derece hayatidir.

PARLATILMIŞ AYNALARIN HÜKÜMSÜZLÜĞÜ

Bu dijital kasırga dindiğinde, avuçlarımızda bakiye kalan yalnızca melodik bir tını olmaktan öte, Türkiye’nin o durdurulması imkânsız makro-sosyolojik tektonik hareketi olacaktır. Jakobenlerin o steril ve rafine dünyası, sokağın bu gürül gürül akan sahih enerjisi karşısında her geçen gün biraz daha solgunlaşmakta; tarihsel bir anakronizmin tozlu raflarına mahkûm olmaktadır.

Söz konusu viral fırtına, modern Türkiye’nin en büyük paradoksunu bir kez daha hatırlatıyor: Rasyonel bir dünya inşa etme gayreti içindeyken, aslında en çok o “kendinden geçme” haline, o arkaik ve saf samimiyete aç kaldığımızı fark ediyoruz. Jakoben zihnin o refleksif tepkileri, aslında o sesin içindeki “kontrol edilemezlikten” duyulan korkunun tezahürüdür; zira samimiyetin hüküm sürdüğü yerde, kurgulanmış tüm otoriteler işlevini yitirir.

Belki de bu toplumsal koroya eşlik ederken; Roman sanatçının gırtlağındaki ‘vahşi ve kutsal’ neşeye sığınıyor, kurgulanmış hayatlarımızın o sessiz hapishanesinden kaçacak bir menfez arıyoruz. Bu bireysel firar teşebbüsünün nihayetinde ulaştığımız o sarsıcı durak; parlatılmış salon aynalarının sahte ışıltısını bütünüyle hükümsüz kılan, kolektif bir vecdin içinde kendi sınırlarını yıkan, o büyük ve esmer ruhun ta kendisidir.

#Toplum
#İlahi
#Aktüel