
Ermenistan’ın, Türkiye ve Azerbaycan’ın bölgede oluşturduğu istikrar ve iş birliği alanına katılma yönünde adımlar atması, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil; bölgesel entegrasyon ve sürdürülebilir istikrar açısından da önemli bir dönüm noktasıdır.
İkinci Karabağ Savaşı sonrasında Kafkasya’da değişen jeopolitik güç dengesi çerçevesinde, gün geçtikçe yeni adımların atıldığı görülmektedir. Son haftalarda Türkiye–Ermenistan–Azerbaycan üçgeninde yaşanan gelişmeler, Karabağ sonrası oluşan yeni jeopolitik düzenin artık kurumsallaşma aşamasına geçtiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Erivan’da gerçekleştirilen diplomatik temaslar ve çok taraflı toplantılar, bölgenin “çatışma sonrası yeniden yapılandırma” evresine girdiğine işaret etmektedir.
GÜNEY KAFKASYA’DA YENİ DENGE ARAYIŞI
“Geleceği İnşa Etmek: Avrupa’da Birlik ve İstikrar” temasıyla Erivan’da gerçekleştirilen Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi, Güney Kafkasya’daki dönüşüm süreci açısından dikkat çekici bir diplomatik zemin sunmuştur: Avrupa Birliği ile Batı’nın Ermenistan ile ilişkilerin, Rusya faktöründen görece bağımsız bir düzlemde ilerletilmek istendiğine dair mesajlar öne çıkmaktadır. Çünkü bu kez Avrasya coğrafyası dışında bir aktörün Kanada’nın da zirvede yer aldığı görüldü. Değişen dengeler, değişen ittifaklar ortaya çıkarıyor.
Ancak Güney Kafkasya’nın kendine özgü jeopolitik dinamikleri ve tarihsel gerçeklikleri dikkate alındığında, Avrupa merkezli yaklaşımların bölgeye doğrudan aktarılmasının sınırlı bir etki yaratacağı açıktır. Bu nedenle, AB’nin araçsallaştırıcı politikalarının ötesine geçen ve bölgenin kendi iç dinamiklerini esas alan bir okuma biçimi, daha gerçekçi ve sürdürülebilir bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır.
ANKARA - BAKÜ EKSENİ
Zirveye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın katılımı, Türkiye’nin sürece verdiği önemi açık biçimde ortaya koymuştur. Nitekim bu katılım, Futbol Diplomasisi sürecinden bu yana Türkiye’nin Ermenistan’a yönelik en üst düzey temaslarından biri olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin zirveye katılımı, bu bağlamda yalnızca diplomatik bir jest değil aynı zamanda bölgesel gerçekliklere dayalı, çok boyutlu bir dış politika anlayışının da yansımasıdır. Cevdet Yılmaz’ın Ermenistan ile normalleşme süreci yönündeki açıklaması da, Türkiye’nin süreçte yapıcı ve teşvik edici bir rol üstlendiğini göstermektedir. Zirvede ele alınan konular, bölgedeki dönüşümün üç temel eksen etrafında şekillendiğini ortaya koymaktadır: Azerbaycan–Ermenistan barış anlaşmasının önemi, ulaşım hatlarının açılması ve bölgesel entegrasyon ile ekonomik normalleşme.
Özellikle barış sürecinin, yeni iş birlikleri ve bölgesel kalkınma ekseninde yorumlanması dikkat çekicidir. Türkiye ve Azerbaycan’ın bu süreçte “tek millet, iki devlet” anlayışı doğrultusunda sürdürdüğü stratejik çizgi, Kafkasya’da istikrarın sağlanması ve her iki aktörün yükselen güç konumlarını pekiştirmesi açısından belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, özellikle Zengezur projesi ekseninde şekillenen rota ve güzergâh etkisi, bölgesel jeopolitiğin yeniden tanımlanmasında kritik öneme sahiptir. Zengezur Koridoru yalnızca teknik bir altyapı meselesi olarak değil; aynı zamanda egemenlik, bağlantısallık ve güç projeksiyonu bağlamında çok katmanlı bir stratejik başlık olarak değerlendirilmelidir. Bu sürece, son olarak Türkiye ile Ermenistan arasında yaklaşık 33 yıldır işlevsiz kalan Kars–Gümrü demiryolunun rehabilite edilmesi yönündeki adımların da eklenmesiyle, ortaya çok daha geniş ölçekli bir bölgesel ve hatta küresel etki alanı çıkmaktadır.
ABD’nin Ocak 2025’ten itibaren uluslararası sistemde tetiklediği kriz süreçleri ve enerji şoklarının da bu dönüşüm üzerinde dolaylı etkileri bulunmaktadır. Bu çerçevede Avrasya’nın merkezinde yer alan Azerbaycan ve Türkiye’nin, sahip oldukları özgül ağırlık doğrultusunda bu yeni jeopolitik denklemde çok daha belirleyici bir rol üstlendikleri görülmektedir. Sınırların açılması, ticaretin artırılması ve karşılıklı bağımlılığın geliştirilmesi, çatışma sonrası dönemin en önemli istikrar üretici araçları arasında yer almaktadır.
ERİVAN NEREDE DURUYOR?
Yeni jeopolitik faz düşük yoğunluklu ancak kritik bir başlangıç noktasını temsil etmektedir. Nitekim söz konusu gelişme, yalnızca sınırların açılması anlamına gelmemekte; aynı zamanda bölgesel sistemin yeniden yazıldığı bir sürece işaret etmektedir. Bu çerçevede Erivan yönetiminin mevcut konjonktürü son derece dikkatli değerlendirdiği kritik bir eşikte bulunduğu söylenebilir.
Özellikle Türkiye ve Azerbaycan’ın bölgede oluşturduğu istikrar ve iş birliği alanı, Güney Kafkasya’da yeni bir düzenin temelini şekillendirmektedir. Bu bağlamda Ermenistan’ın söz konusu yapıya eklemlenme yönünde adımlar atması, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil; bölgesel entegrasyon ve sürdürülebilir istikrar açısından da önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Ermenistan’ın önündeki yolun zorlu olduğu da belirtilmelidir. Ülke, güvenlik alanında Rusya’dan kademeli olarak özerkleşme sürecine girmiştir. Bu süreçte siyasi ve kurumsal güvenlik bağı zayıflamakta; ancak askeri varlığın devam etmesi, Rusya’nın etkisinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir. Nitekim Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü üyeliğinin fiilen askıya alınmış olması, Ermenistan’ın güvenlik mimarisinde yön değişikliğine işaret ederken; sahadaki askeri varlık, azalan fakat sona ermeyen bir Rus etkisinin sürdüğünü ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede Ermenistan’ın, bir yandan mevcut bağımlılık ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalışırken diğer yandan yeni bölgesel açılımlar aradığı görülmektedir. Özellikle Türkiye ve Azerbaycan ile başlatılan temaslar, ülkenin yeni bir jeopolitik ve istikrar yönelimi içine girdiğini göstermektedir. Normalleşme sürecinin kapılarının kademeli olarak açılmaya başlaması, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil aynı zamanda bölgesel sistemin yeniden inşası bakımından da önemli bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
BÖLGESEL MİMARİNİN İKİ BAŞAT AKTÖRÜ
Sonuç olarak, Güney Kafkasya’da ortaya çıkan yeni jeopolitik denklem, güç dağılımının yeniden tanımlandığı bir sürece işaret etmektedir. Bu süreçte Türkiye ve Azerbaycan, yalnızca askeri ve siyasi kapasite açısından değil; aynı zamanda bölgesel istikrar üretme ve iş birliği alanlarını genişletme kabiliyetleriyle öne çıkan başat aktörler haline gelmiştir. Ulaşım hatlarının açılması, enerji ve ticaret koridorlarının çeşitlendirilmesi ve normalleşme süreçlerinin teşvik edilmesi, bu iki ülkenin bölgesel düzen kurucu rolünü pekiştirmektedir. Dolayısıyla Türkiye ve Azerbaycan, Güney Kafkasya’da yalnızca güç projeksiyonu yapan aktörler değil; aynı zamanda istikrarı inşa eden ve yeni bölgesel mimarinin temelini atan belirleyici unsurlar olarak konumlanmaktadır.






