Zorunlu eğitimin kısalması tüm sorunlarımızı çözecek mi?

04:0027/08/2025, Çarşamba
G: 27/08/2025, Çarşamba
Yeni Şafak
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Mesleki eğitimi güçlendirmek ve daha cazip kılmak için yeni adımların atılması gerekmektedir. Bu adımların zorunlu eğitimin kısaltılması ile bir bağı da söz konusu değildir. Dolayısıyla, zorunlu eğitimin kısalması mesleki eğitimi güçlendirmeyecek, belki zorunlu eğitimlerini mesleki eğitim ile sağlayacak öğrencilerin de bu eğitimden mahrum olmalarına yol açabilecektir.

Mahmut Özer / Eski Milli Eğitim Bakanı

Son zamanlarda ülkemizde zorunlu eğitim süresinin çok uzun olduğu, bu nedenle iş gücü piyasasına geçişlerin geciktiği, dahası evlilik yaşlarının da giderek ileri yaşlara ertelendiği, bunun da nüfus artış hızımızı olumsuz etkilediği şeklinde bir ilişkiler ağı kullanılarak zorunlu eğitimin kısaltılmasına yönelik tartışmalar artmaya başladı. Bu tartışmalara bakıldığında eğitim nedeniyle hayata atılmanın oldukça geciktiği ve değinilen sorunların ortaya çıktığı varsayımına dayandığı görülmektedir. Dolayısıyla, beklenti zorunlu eğitim kısalırsa bu sorunların çözüleceğidir.

KAYIP YILLAR

Bilindiği gibi 20.yüzyılın başlarında beşeri sermayeye yapılan vurgu ve beşeri sermayenin niteliğinin artırılmasının ülkelerin kalkınmasındaki önemi eğitimde kitleselleşmeye yol açmıştır. Buradaki temel itici güç, ülkelerin en önemli sermayesi olan beşeri sermayesinin niteliğini eğitim yoluyla artırmak, sosyoekonomik seviyesinden bağımsız şekilde tüm kitlelerin eğitime erişimini sağlamak, toplumsal refahın kapsamını genişletmek ve nihayetinde ülkenin kalkınma seviyesini ve rekabet edilme gücünü artırmaktır. Bu bağlamda çoğu gelişmiş ülke ikinci dünya savaşı sonrasında temel eğitim ve ortaöğretimde okullaşma oranlarını yüzde 90’ların üzerine çıkartırken yükseköğretimde okullaşma oranlarını yükseltmek için de çok sayıda adım atmıştır.

Bizde ise 2000’li yılların başına kadar durumun iç açıcı olmadığı bilinmektedir. Bu dönemin başında ortaöğretimde okullaşma oranının yüzde 50’nin altında olduğu bilinmektedir. Bir başka deyişle lise çağ nüfusumuzun yarısı okulla buluşturulmamıştır. Yükseköğretimde ise net okullaşma oranı yüzde 10’lar seviyesinde olup kitlelerden ziyade çok dar bir kesime yükseköğretim imkânı sunulduğu bilinmektedir. Dahası, eğitim sistemi başörtüsü yasakları ve katsayı uygulaması gibi antidemokratik politikaların uygulandığı bir alana dönüşmüştür. Kısacası, ülkemiz 2000’li yılların başına kadar beşeri sermayesinin niteliğini eğitimle artırarak güçlü bir Türkiye inşasının en önemli dayanağını sağlama fırsatını kaçırmıştır.

BİR DEVRİM GERÇEKLEŞTİ

Diğer alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde devrim niteliğinde adımlar atılmıştır. Bu kapsamda üç boyutlu eş zamanlı ilerlemenin gerçekleştirildiği söylenebilir: Fiziksel yatırımlar, eğitim sisteminin demokratikleştirilmesi yönünde atılan adımlar ve eğitimde fırsat eşitliğini güçlendirmek için yürürlüğe sokulan sosyal politikalar. 2000’li yıllardaki fiziksel sınırlılıkları aşmak için Türkiye’de atılması gereken ilk adım doğal olarak yeni okullar ve derslikler yapmak olmuştur. Bu amaçla 81 ilde ve tüm ilçelerde dev bir fiziksel yatırım seferberliği başlatılmıştır. Bölgesel bir ayrım yapılmaksızın uygun tüm alanlarda okul yatırımları artırılmış ve 20 yıl gibi kısa sürede ülkedeki derslik sayısı 300 binler seviyesinden devlet ve özel öğretim kurumları dâhil olmak üzere 800 binler seviyesine yükseltilmiştir. Kısaca 20 yıl gibi kısa sürede derslik sayısı 2000’li yıllardakinin yaklaşık üç katına yükseltilmiştir. Böylece, artan öğrenci sayısını da dikkate alacak şekilde eğitime erişimin artırılması için derslik ihtiyacı karşılanmıştır.

Diğer taraftan, son 20 yılda eğitim sisteminin demokratikleştirilmesi bağlamında atılan en önemli adımların başında başörtüsü yasağının kaldırılması gelmektedir. Başörtüsü yasağı sadece eğitim hayatında değil iş gücü piyasasında da ortadan kaldırılmıştır. Bu bağlamda atılan ikinci önemli adım, meslek lisesi ve imam hatip lisesi mezunlarının yükseköğretime erişimlerini kısıtlayan katsayı uygulamasının kaldırılması olmuştur. Maliyeti uzun yıllar ödenen bu antidemokratik uygulamalar son 20 yıllık dönemde sonlandırılmıştır. Bu bağlamda atılan bir diğer önemli adım, imam hatip okulları dışındaki okullarda isteyen öğrencilere Kur’an-ı Kerim’i, Peygamberimizin Hayatı ve Dini Bilgileri öğrenebilmek için seçmeli ders imkânı verilmesi olmuştur. Böylece isteyen öğrenciler bu imkâna kavuşmuş, dolayısıyla eğitim sistemi toplumsal taleplere daha duyarlı hâle getirilmiştir.

Son 20 yılda eğitim sisteminin dönüştürülmesindeki en önemli boyut, eğitimde fırsat eşitliğini güçlendirmek için yürürlüğe sokulan ve istikrarlı bir şekilde yaklaşık 20 yıldan beri uygulanan sosyal politikalardır. Bu politikaların başında ders kitaplarının ücretsiz dağıtılması gelmektedir. 2003 yılından bu yana eğitim-öğretim yılının başladığı hafta eğitim kademelerinin tümünde ders kitapları ücretsiz dağıtılmaktadır. Ücretsiz yemekten taşımalı eğitime, şartlı eğitim yatırımından konaklama ve burslara kadar çok sayıda destek eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak için uygulanmıştır. Yükseköğretimde harçlar kaldırılmıştır. Özellikle yükseköğretim öğrencileri için oluşturulan yurt kapasitesi talebi karşılayabilecek bir düzeye çıkartılmıştır.

DÖNÜŞÜM DEVAM EDİYOR

Sonuçta 20 yıl gibi kısa sürede temel eğitimdeki okullaşma sorunları çözülürken ortaöğretimde yani lisede okullaşma oranı yüzde 44’den yüzde 99’un üzerine çıkmıştır. Yani 2000’li yılların başında lise çağ nüfusunun yarısı lise eğitimine erişemezken şu anda hemen hemen tamamı erişebilir durumdadır. Elbette ortaöğretimdeki okullaşma oranının yükselmesinde 4+4+4 uygulaması ile zorunlu eğitimin 12 yıla çıkartılmasının büyük katkısı olmuştur. Eğitimin tüm kademelerinde okullaşma oranları ilk kez yüzde 99 ve üzerine çıkmıştır. 2013-2020 yılları arasında 5-14 yaş aralığında okullaşma oranları OECD ortalamasının üzerine çıkmıştır. Bu yükseliş, diğer OECD ülkelerinde ortalama yaklaşık yüzde 5’lik bir artışa karşılık gelirken Türkiye’de son 10 yılda yüzde 20,2’lik bir sıçrama gerçekleşmiştir. Yükseköğretimde net okullaşma oranı bu dönemde yüzde 10’lardan yüzde 50’lerin üzerine çıkmıştır.

Kısaca, Cumhuriyet'in birinci yüzyılının son çeyreğinde bu önemli dönüşüm sağlanmamış olsaydı bugün geleceğe umutlu bakabilmemiz mümkün olmazdı. Dolayısıyla, bu dönemde eğitim üzerinden sağlanan kazanımlar öyle basit kazanımlar olmayıp takdir edilmesi gereken çok önemli kazanımlardır. Elbette, eğitimle ilgili tüm sorunlar çözülmemiştir. Ancak, çözümle ilgili çok önemli mesafeler alınmıştır. Gelinen noktada eğitime erişim sorunu çözüldükten sonra üzerinde durulması gereken, erişilen eğitimin kalitesini sürekli yükseltmeye ve aynı seviyedeki kalite farklarını en aza indirmeye odaklanmaktır.

Eğitimde böylesine devasa bir dönüşüm sağlanmışken ve bu dönüşümde zorunlu eğitim çok önemli katkılar sağlamışken zorunlu eğitimin kısaltılması ihtiyacı nereden ortaya çıkmıştır? Ve zorunlu eğitim kısaltıldığında şu anda yaşanan hangi sorunlarımız çözüme kavuşacaktır? Bu soruların cevaplarını çok doğru ve serinkanlı bir zeminde tartışmamız, nedensel bir bağlam oluşturmadan hızlı eğitim politika denemelerine girmememiz gerekiyor.

KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ OLUMSUZ ETKİLENİR

Bu önerinin dayandığı argümanlardan bir tanesi, gençlerin iş gücü piyasasına çok geç atıldıkları varsayımına dayanmaktadır. Bu kapsamda zorunlu eğitim kısaltıldığında gençler işgücü piyasasında nelerle karşılaşacaklardır sorusunun cevabı net değildir. Örneğin, lise kısmı zorunlu eğitim kapsamından çıkartılmış olsa liseye devam etmesi beklenen lise çağ nüfusu ortaokul mezunu olarak işgücü piyasasında nasıl istihdam edilecektir? Bu donanımla oldukça düşük beceri gerektiren ve düşük ücretli işlerde istihdam arayışına gireceklerdir. Bu durumdan en fazla olumsuz etkilenecek olanlar sosyoekonomik seviye olarak görece daha dezavantajlı ailelerin çocukları ve kız çocukları olacaktır. Varlıklı aileler zorunlu eğitim kısalsa da çocuklarının eğitimin son kademesine kadar eğitim alabilmeleri için desteklemeye devam edecektir. Zaten, çoğu ülkede bu kesimin eğitimde hem eğitim seviyesi hem de kaliteli eğitime yönelik agresif tutumu nedeniyle daha belirgin hale gelen eğitimde kalite farklılıkları tartışılırken biz ülkemizde zorunlu eğitimi kısaltarak bu agresif tutumun dezavantajlı kitlelerin aleyhine dönüşümünü hızlandırmış olacağız. Oysa Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde gerçekleşen son 20 yıldaki dönüşümün en fazla kazananı sosyoekonomik olarak dezavantajlı ailelerin çocukları ve kız çocukları olmuştur. Eğitimdeki fiziksel yatırımların artması, antidemokratik uygulamaların kaldırılması ve eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak için çok boyutlu uygulanan sosyal politikalarla en çok bu kesim ilk kez kolay bir şekilde eğitime erişebilmiştir. Dolayısıyla, zorunlu eğitimin kısaltılması ile tekrar bu kesim dezavantajlı duruma gelecek ve uzun vadede tekrar 2000’li yılların başındaki duruma dönülecektir. Zaten orta sınıflar mevzi kaybetmeye başlamışken bu politika ile daha kısa eğitimle bu mevzi kaybediş çok daha derinleşecektir.

MESLEKİ EĞİTİME ENGEL Mİ?

Zorunlu eğitimin kısaltılmasından murad, mesleki eğitimin güçlendirilmesi ise bu da doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Ülkemizde mesleki eğitim zaten ortaokul sonrası mesleki ve teknik Anadolu liseleri ve mesleki eğitim merkezleri üzerinden sağlanmaktadır. Son zamanlarda Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı atılımlarla mesleki eğitim giderek çok daha güçlü hale gelmiştir. Bu bağlamda mesleki eğitimi güçlendirmek ve daha cazip kılmak için yeni adımların atılması gerekmektedir. Bu adımların zorunlu eğitimin kısaltılması ile bir bağı da söz konusu değildir. Dolayısıyla, zorunlu eğitimin kısalması mesleki eğitimi güçlendirmeyecek, belki zorunlu eğitimlerini mesleki eğitim ile sağlayacak öğrencilerin de bu eğitimden mahrum olmalarına yol açabilecektir. Diğer taraftan, sorunları olabilecek öğrenciler için açık ortaokul ve lise seçeneği de vardır. Kısaca, zorunlu eğitimin kısaltılması ileri sürülen argümanlar açısından da sadra şifa bir çözüm üretmeyecektir.

ASIL ISKALANAN KONU

Bu tartışmalarda asıl ıskalanan konu demografi dinamiğimizde son dönemde girdiğimiz kısır döngünün eğitime uzun vadede yol açacağı etkilerin göz ardı edilmiş olmasıdır. Ülkemiz maalesef çoğu ülke gibi nüfusunu yenileyemeyen ülkeler kategorisine girmiştir. Doğurganlık hızı 2001 yılında 2,38 iken, 2023 yılında ise 1,51’e ve 2024 yılında 1,48’e düşmüştür. Nüfusun yenilenmesi için gerekli doğurganlık hızının 2,1 olması gerektiği göz önüne alındığında -ki son zamanlardaki çalışmalar bu oranın 2,1 değil 2,7 olduğunu söylemektedir- nüfus giderek yaşlanmakta ve genç nüfus azalmaktadır. Bunun etkileri de görülmeye başlanmıştır.

Bu kapsamda OECD’nin 2024 yılı sonunda yayınladığı ve demografide yaşanan bu dönüşümün eğitime yansımaları ile ilgili ‘How are demographic changes affecting education systems?’ başlıklı raporu OECD ülkelerinin yaklaşık yüzde 80’inde 0-4 yaş grubu çocuk nüfusunda önemli düşüşlerin yaşandığını göstermektedir. Türkiye de 0-4 yaş grubundaki düşüş yaşayan ülkeler arasında yer almaktadır. Raporda dikkat çekildiği üzere doğum oranlarındaki bu genel azalma eğilimi 0-4 yaş grubunda belirgin bir düşüşe yol açmasına rağmen 5-14 yaş grubunda henüz genel azalma eğiliminin etkileri tam anlamıyla görülmemektedir. Ancak, Güney Kore, İtalya ve Yunanistan’da genel azalma eğiliminin yansımalarının gün yüzüne çıktığı, bu yaş grubunda da önemli düşüşlerin yaşandığı görülmektedir. OECD ülkeleri genelinde, 2013 ile 2022 yılları arasında 5-14 yaş grubu çocukların sayısı ortalama yüzde 4,5 oranında artış göstermesine rağmen Türkiye’de 5-14 yaş grubundaki nüfus artışının OECD ortalamasının altında gerçekleştiği görülmektedir. Türkiye’de doğurganlık hızındaki bu düşüş eğilimi istikrarlı bir şekilde devam ederse demografideki bu dramatik değişim 5-14 yaş grubunu da olumsuz etkileyecektir. Kısaca, temel eğitim ve ortaöğretimdeki çağ nüfusu sürekli azalacaktır.

Özetle, ülkemiz Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde eğitimde çok önemli bir dönüşümü gerçekleştirmiştir. Bu dönüşümde zorunlu eğitimin 12 yıla çıkartılmasının payı büyüktür. Eğitimde fırsat eşitliği 2000’li yılların başındakine göre çok daha iyi durumdadır. Bu dönüşümün en büyük kazananı sosyoekonomik olarak dezavantajlı aileler ve kız çocuklarıdır. Hal böyleyken, gençlerin hayata geç atılmaları ve evlilik yaşının ileri yaşlara ertelenmesi ve doğurganlık hızının düşmesinin tek günah keçisi olarak zorunlu eğitim süresinin seçilmesi doğru bir yaklaşım değildir. Elbette, eğitim sürelerinde yükseköğretim de dâhil olmak üzere kısaltmalar düşünülebilir, odak noktaları değişebilir. Bu bağlamda atılabilecek adımları bir sonraki yazımda değerlendireceğim. Ancak, bu kısaltmalar ne evlilik yaşının ileri yaşlara kaymasını ne de doğurganlık hızının düşmesi sorununu doğrudan çözecektir. Dahası, nüfusun giderek yaşlanması eğitimin ilk kademelerinden itibaren öğrenci sayılarında da önümüzdeki dönemde önemli düşüşlere yol açacaktır. Hal böyleyken zaten azalan genç nüfus için bir de zorunlu eğitimi kısaltmak çok daha olumsuz sosyolojik sonuçlara yol açabilir.



#Toplum
#Eğitim
#Aktüel