
Birçok film, dizi ve belgeselde yönetmen asistanı, yönetmen ve yapımcı olarak yer alan Atilla Gökbörü’yle, sinemaya başlangıç hikayesini ve 50 yıllık sinema kariyerini konuştuk. Gökbörü, Yücel Çakmaklı’yla birlikte Birleşen Yollar filminde çalışmaya başlamasını, “Kolları sıvadık ve milli sinemaya başladık. Sene 1970, Eylül’ün ilk haftası. Ve ondan sonra her filminin senaryosu benim düzenlemelerimle çekildi” ifadeleriyle anlattı.
Sinemayla ne zaman ilgilenmeye başladınız?
Ortaokul-lise dönemimde Manisa’da bir kırtasiye ve gazete bayii dükkanında çırak olarak çalışırken, oradaki Ses ve Artist gibi sinema dergilerini okurdum. Ayrıca bir sinema delisi sayılabilirim. Haftanın dört akşamı sinemaya giderdim. Kendimce sinema uzmanı olduğumu, erdiğimi hissettim ve lise son sınıfta film kritikleri yazmaya başladım. Bunlar Manisa’daki yerel gazetede yayınlandı. 1964 Eylül ayında İstanbul’a okumaya geldiğimde de film eleştirileri yazmaya devam ettim. Çünkü 20 yaşındaydım ve her şeyi biliyordum!
ULUSAL VE Milli sinema TARTIŞMALARI KAYDA GEÇTİ
O zamanlar akşam gazeteleri vardı, saat 15-16’da çıkardı. Bir süre orada yazdım. Daha sonra Akşam gazetesinde röportajlarım yayınlandı. Ünlü yönetmenlerin görüşlerini yansıtan röportajlardı bunlar. Sinematik çevrelerde ulusal sinema-milli sinema lafları başlamıştı. Sene 1968. Ulusal sinema-milli sinema tartışmaları ilk defa benim bu röportajlarımla kayda geçti.
Bir taraftan da Artist dergisine muhabir olmuştum. Setlere gidip geliyor, çekim ve dedikodu haberleri topluyordum. Bu arada filmlerin ne kadar zor şartlarda çekildiğini gördüm ve anladım ki ben “ermiş” filan değildim ve bu zorlu işe, kamera arkasına girmeye karar verdim.
Metin Erksan o sırada “Yılın Kadını Değil” filmine başlamak üzereydi. Asistan olmak istediğimi söyledim ve kabul etti. Sonra Lütfü Akad, Atıf Yılmaz, Bilge Olgaç ve Nejat Saydam derken 40’a yakın filmde asistanlık yaptım.

ÇAKMAKLI BENİ ÖZELLİKLE ÇAĞIRMIŞ
Yücel Çakmaklı ile Cağaloğlu’ndan tanışıklığımız vardı. Bir gün İstiklal Caddesi’nde karşılaştık, kolumdan tutarak “20 güne kadar Türkan Şoray’la bir filme başlıyorum, asistanım olur musun?” dedi. Ben o sırada Metin Erksan’la çalışıyorum, Emel Sayın’ın meşhur olduğu “Eyvah” filmini çekiyoruz. Teklifini kabul ettim, çünkü profesyonel bir asistanım, herkesle çalışırım, tabii benim meşrebime uygunluk şartı da var bu “çalışırım” lafında.
Daha sonra beni özellikle aradığını öğrendim. Bülent Oran’ın yazdığı senaryoyu bana vererek, “Bu akşam oku, yarın gel konuşalım” dedi. Ertesi gün gittim, senaryonun çok uzun olduğunu, 100 sayfaya indirmemiz gerektiğini söyledim. “Onun için seni arıyordum. Bu film ‘milli sinema’ örneği olacak. Sen ‘ulusal sinema-milli sinema’ konusunu araştırmış-irdelemiş bir yazarsın. Bu senaryoyu ‘milli sinema’ düşüncemize uygun şekilde 100 sayfaya indirmeni rica ediyorum” dedi. Kolları sıvadık ve milli sinema’ya başladık. Sene 1970, Eylül’ün ilk haftası. Ve ondan sonra her filminin senaryosu hep benim düzenlemelerimle çekildi.

ELİMİZDE SENARYO VAR, SEN YENİDEN YAZIYORSUN
Gayet tabii. En son 2005’te Yücel Çakmaklı’yla TRT’ye “Cumbadan Rumbaya” dizisini yapıyoruz. Yapımcı Ozan Ergun bir gün bana, “Elimizde Halit Refiğ tarafından yazılmış senaryo var, ama sen her akşam yeniden senaryo yazıp geliyorsun ve onu çekiyorsunuz. Bu ne saçmalık” dedi. Ben de yönetmenin asistanı olduğumu, doğrudan ona bağlı olduğumu, ustam ne derse onu yaptığımı, muhatabının ben değil o olduğunu söyledim.
YAZARLIĞIM VE YÖNETMENLİĞİM YÜCEL’İN YANINDA GELİŞTİ
Öncelikle aile kazandım. Yücel Bey’in büyük kızı Elif, daha ilkokula başlamamıştı. Onun evine davetsiz çat kapı giderdim. Yazarlığım gelişti ve tabii yönetmenlik bilgilerim de... Ben çok ustalarla çalıştım ama Yücel’in ustaları ile çalışmamıştım. Osman Seden, Orhan Aksoy, Arşavir Alyanak gibi... Elif Film’in 3 ortağı vardı. Biri Ergun Bayık. O zamanlar Hukuk Fakültesi’nde okuyordu, sonraları noter oldu. Diğer ortak Ali Osman Emirosmanoğlu, Mahmutpaşa’da önemli bir tül tüccarı idi. Cumartesi günleri gelir, haftalıklarımızı verir, Ağa Lokantası’nda öğle yemeği ısmarlar ve giderdi. Biz Yücel Bey’le ofiste baş başa kalırdık. Onun aklında hep senaryo ve proje vardı. Firmanın bütün rutin işlerini bana yıkıyordu. Elif Film’in hem gizli senaristi hem prodüksiyon amiri hem yapımcısıydım. Piyasada beni firmanın ortağı sanıyorlardı.
NECİP FAZIL HİKAYELERİNİ ARAP HARFLERİYLE YAZARDI
Filmlerin hepsinin senaryosu var ama Yücel, senaryoların kafasındaki çizgiye tıpatıp uymasını isterdi. Onu da ben yapıyordum, hepsi ayrı bir anı. Ama Necip Fazıl meselesi var; Çile, Zehra, Diriliş, Kızım Ayşe projeleri Necip Fazıl’a aittir. Bu projeleri 15-20 sayfa gibi düz hikâye olarak yazıp Elif Film’e getirir, orada muhabbetimiz olurdu. Burada beni şaşırtan şey, harf devrimi üzerinden 45 sene geçmişti ama bu hikâyeler Arap Harfleri ile yazılmıştı. Ve tabii Ali Osman bu hikâyeleri günümüz harfleri ile yeniden yazdırırdı.
450 ATLA SAVAŞ SAHNESİ ÇEKİLDİ
Filmlerin hepsi evlat gibidir. Ama hayal kırıklığı yaratan 2 film vardır. Çile ve Diriliş’ten umduğumuz canlılığı yakalayamadık. Diğerlerinden son derece memnunuz. Oğlum Osman bile hiç star oynamadığı halde hasılat rekorları kırmış bir filmdir. Ayrıca Yücel’in TRT’ye yaptığı dizilerden 3 tanesi akıllara zarar ihtişamdadır. 4. Murat, Kuruluş ve Küçük Ağa. Anadolu’da ne kadar cirit ekibi varsa toplandı ve ayrıca haralardan yarış dışı bırakılmış atlar toplanarak Kuruluş filminde 450 atla savaş sahnesi çekildi. Sene 1986, green box’ın, yapay zekanın olmadığı yıllar. Türk sinemasında ne daha önce ne de daha sonra bu kadar at bir araya gelmedi. Yabancı sinemada da çok az.
BENİM DE JÜBİLE PROJEM VAR
Sinemanın akıbeti kötü. İyileşme ihtimali görmüyorum. Tüm dünya sineması için bu böyle. Televizyon dizileri ve dijital kanallar insanların seyretme ihtiyacını 30-40 sene önce akıllara gelmeyecek kolaylıkla karşılıyor. Bu nedenle sinema böyle kör topal gidecek herhalde.
Benim de Safa Önal’ın Hicran Sokağı gibi bir jübile projem var. Nasreddin Hoca senaryosu var elimde, onu yapmak istiyorum.
OYUNCULARIMIZ SON DERECE ALÇAK GÖNÜLLÜYDÜ
Bizim dönem oyuncularımız, bilhassa kızlarımız son derece kibar, alçak gönüllü ve tahammüllü insanlardı. Sandalye bulamazsa bir kenarda bir taşın üzerinde oturur sırasını beklerdi. Şimdi onun karavanı benim karavanımdan daha lüks diye olay çıkaran oyuncular duyuyorum. Biz bir veya iki minibüsle (15-20) kişiyle gidip film çekerdik. Şimdi kameraların arkasında en az 100 kişi var, bu kadar insan ne iş yapıyor ki? Bizim setlerimizde makyajcı yoktu. Ancak tarihi film olursa sete makyajcı gelirdi. Oyuncularımız yüzlerine hafif pudra sürer ve tabii güzellikleri ile kamera önüne geçerlerdi. Şimdi filmlere bakıyorum bilhassa kızların yüzünde bir santim kalınlığında boya var ve tabii cilt kapandığı için yüzde oyun falan göremiyoruz. Anlamıyorum, bu kızlarımızın hepsi çirkin de onun için mi bu kadar çok boya sürüyorlar?









