Malazgirt bizim neyimiz olur?

Mete Yavuz
04:0031/08/2025, Pazar
G: 31/08/2025, Pazar
Yeni Şafak
Malazgirt Savaşına dair bir tasvir.
Malazgirt Savaşına dair bir tasvir.

Malazgirt Meydan Muharebesi, tarihimizin yönünü değiştiren köklü bir dönüm noktasıdır. Sultan Alparslan’ın kararlılığı ve Selçuklu ordusunun zaferiyle birlikte İslâm dünyası yeni bir yükseliş devrine adım atarken Anadolu, Türklerin ebedî yurdu haline gelmiştir. Malazgirt, hilafet-saltanat ilişkisini yeniden tanımlamış, Bizans’ın direncini kırmış, Haçlı Seferleri’ne giden süreci tetiklemiş ve Türk-İslâm medeniyetinin dünya tarihine damga vuracak uzun bir yolculuğunun başlangıcını teşkil etmiştir. Peki, Sultan Alparslan’ı böylesine büyük bir zafere taşıyan gerçek motivasyon neydi? Bu zafer tarihin akışını nasıl değiştirdi?

Malazgirt Meydan Muharebesi, bize Anadolu’nun kapılarını açan zafer olarak hafızalara kazınmış, şüphesiz tarihin kritik dönüm noktalarından birisidir. Bin yıllık Anadolu serüvenimizin başlangıcı sayılan bu savaş hem eğitim yoluyla hem de halk anlatılarıyla nesilden nesile aktarılmış, adeta bir sembole dönüşmüştür. Peki, Sultan Alparslan’ı böylesine büyük bir zafere taşıyan gerçek motivasyon neydi? Bu zafer tarihin akışını nasıl değiştirdi? Gelin, bu soruların cevaplarını tarihin bu büyük kırılma noktasının 954. yıldönümünde birlikte arayalım.


Sultan Alparslan’ın siyasi hedefi

Miladi 1071 senesinde vuku bulan Malazgirt Meydan Muharebesi, hem Türk-İslâm tarihi hem de dünya tarihi için tartışmasız bir dönüm noktasıdır. Henüz otuz yıllık genç bir devlet olan Büyük Selçuklular, bu savaşta Doğu Roma İmparatorluğu’nu dize getirmiştir. Bu destansı mücadelenin başkahramanı ise inanç ve askeri dehasıyla öne çıkan Sultan Alparslan’dı. 1063’te Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey’in vefatı üzerine tahta çıkan Sultan Alparslan, amcasının Sünnilik merkezli İslâm siyaset anlayışını devam ettirmişti. Bu siyasetin temelinde, İslâm dünyasında Şiiliği yaymaya çalışan Mısır’daki Fatımilere karşı mücadele ve Abbasilerin temsil ettiği Hilafet düşüncesini yeniden güçlendirmek bulunuyordu.

Dolayısıyla Sultan Alparslan’ın dış politika hedefi, tıpkı amcası Tuğrul Bey gibi öncelikle Mısır’daki Fatımi hâkimiyetini sona erdirmekti. Saltanatının ilk yıllarında daha çok devlet içindeki otoritesini sağlamlaştırmaya yoğunlaşsa da 1060’lı yıllarda Fatımi hilafetinin yaşadığı maddi ve siyasi krizler Alparslan’a harekete geçmek için uygun bir zemin sundu. Halep kadısı Ebü’l-Ca’fer Muhammed b. Ahmed el-Buhari’nin davetiyle Mısır’ı fethetmeye yönelen Alparslan, Şii-Fatımi hilafetini ortadan kaldırmayı ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı hâkimiyeti altına almayı hedefliyordu.


Yarıda kalan Mısır seferi

Bu hedef doğrultusunda Hemedan’dan yola çıkan Alparslan, Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya girdi ve ilk olarak Bizans’ın kontrolündeki Malazgirt ile Erciş kalelerini ele geçirdi. Ardından Diyarbekir bölgesine yönelerek buradaki Mervani Emiri Nizameddin’den Mısır seferi için 100 bin dinar talep etti, fakat paranın halktan zorla toplandığını öğrenince tamamını sahiplerine geri iade ettirdi.

Sefer sırasında Siverek, Telhum, Tıltovrav, Arüdzatil ve Harran’ı fethedip Rafika’yı kuşattı. Daha sonra Urfa’yı kuşatsa da şehir halkının anlaşmayı bozarak Selçuklu askerlerine işkence etmesi üzerine kuşatmayı kaldırıp Halep’e ilerledi. Başlangıçta direnen Halep Emiri Mahmud da sonunda teslim oldu ve Sultan Alparslan şehri ele geçirdi.

Fakat Alparslan’ın Mısır seferi Bizans’ın sert tepkisi nedeniyle yarıda kalmıştı. İmparator Romanos Diogenes, gönderdiği elçiler vasıtasıyla Selçukluların ele geçirdiği Malazgirt ve Menbiç gibi Bizans şehirlerinin boşaltılmasını ve Alparslan’ın vergi ödemesini talep etmekteydi. Romanos’un bu hamlesi, aslında kendi iktidarını sağlamlaştırma ve imparatorlukta meşruiyet kazanma arayışının bir parçası olarak iç siyasete dönüktü. Onun hedefi Anadolu’daki Türk ilerleyişini durdururken aynı zamanda Bizans’ı da eski kudretine kavuşturmaktı.

Sultan Alparslan, Bizans İmparatoru’nun bu küstah teklifini kesin bir dille reddetti ve Mısır seferini yarıda bırakıp Bizans tehdidine karşı koymak üzere Halep’ten ayrıldı. Aslında bu mücadeleye hazırlıksız yakalanmıştı. Bizans’la doğrudan bir savaşa girmek niyetinde değildi. Fakat Bizans’ın devasa ordusu ve İslâm dünyasını yok etmeye yönelik tehditkâr hedefleri karşısında geri adım atması da mümkün değildi. Sultan, veziri Nizamülmülk ve eşini İran’a göndererek, olası bir yenilgi halinde oğlu Melikşah’ın tahta geçmesini vasiyet etti. Bu adım, onun durumun ciddiyetini ne kadar iyi kavradığını ortaya koyuyordu.


Savaşın başlaması için cuma vakti beklenmişti

Sultan Alparslan dönemin kaynaklarında adaletli, merhametli, heybetli ve insaf sahibi bir hükümdar olarak anlatılmaktadır. Onun siyasi hedeflerini şekillendiren esas etken olan İslâm dinine bağlılığı ise Malazgirt Savaşı öncesinde ve sırasında aldığı kararlarda açıkça görülmektedir. Ordusunda yer alan imam ve fakih Ebu Nasr Buhari el-Hanefi, Selçukluların Allah’ın dini uğruna cihad ettikleri için zaferin kendilerine yazıldığını müjdelemiş, ayrıca Sultan’a cuma günü hutbeler okunup tüm İslâm coğrafyasında dualar edilirken düşman üzerine yürümesini tavsiye etmişti. Bu sözlerle gönlü ferahlayan Alparslan, savaş için özellikle cuma vaktini beklemişti.

Savaş vakti geldiğindeyse “kefenim olsun” diyerek beyaz bir elbise giymiş, üzerine güzel kokular sürüp askerleriyle birlikte gözyaşları içinde namazını kılmıştı. Yüksek sesle dua edip niyazda bulunurken, ordusu hep bir ağızdan “amin” diyerek Rahve ovasını çınlattı. Ardından kılıcını ve demir topuzunu eline alarak, askerlerine cihad ruhunu aşılayan etkileyici bir hutbe verdi. Bu hutbede savaşın sonunun ya zafer ya da şehitlik mertebesi olduğunu haykırarak askerlerini Allah yolunda canlarını feda etmeye çağırmıştı.


Zaferin sonrası

26 Ağustos 1071 Cuma günü yapılan Malazgirt Savaşı, Sultan Alparslan komutasındaki Selçuklu ordusunun zaferiyle sonuçlandı. Bu galibiyet İslâm dünyası için tarihi sonuçlar doğuran bir dönüm noktası olarak kayıtlara geçti. 1055’te Bağdat’a girerek Abbasi hilafetini himayesine alan Selçuklular, Malazgirt zaferiyle birlikte İslâm dünyasındaki siyasi liderliklerini başarıyla ispatlamış oluyorlardı. Bu zafer, o güne kadar Selçuklu otoritesine mesafeli yaklaşan pek çok hükümdar ve emir için de Selçuklu hükümdarlığının artık tartışılmaz bir konuma yükselmesini sağlamıştı.

Bu gelişme İslâm dünyasında geleneksel hilafet anlayışının önemli ölçüde farklılaşması anlamına geliyordu. Sultan ile Halife arasındaki çizgi netleşmiş, Abbasi yöneticilerinin başlangıçta geçici gördüğü “ikili siyasi yapı” kalıcı bir hale gelmişti. Artık sultanlık makamı, İslâm devletlerinin esas iktidar merkezi olarak öne çıkıyordu.

Sultan Alparslan

Anadolu’nun kapıları açılmıştı

Bizans’ın Müslümanlara karşı kurduğu direniş hattı Malazgirt’le birlikte çökmüş, yoğun Türkmen göçleri Anadolu ve Suriye’ye yönelmiş, böylece bu coğrafyalarda Türk nüfusunun siyasi bakımdan etkili olduğu yeni bir düzen ortaya çıkmıştı. Zaferin üzerinden on yıl bile geçmeden Selçuklular İznik’te yeni bir devletin temelini atmış, Sultan Alparslan’ın emriyle komutanları Anadolu’da fethettikleri bölgelerde Saltuklular, Mengücekliler, Danişmendliler ve Artuklular gibi ilk Türk beyliklerini kurmuşlardı.

Ardından Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın öncülüğünde Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuş ve Anadolu’nun batısında Türkleşme süreci başlamıştır. Öte yandan, savaş öncesinde Abbasi Halifesi’nin emriyle bütün İslâm coğrafyasında Sultan Alparslan için edilen dualar ve Müslümanların gösterdiği dayanışma, İslâm kardeşliğinin güçlü bir tezahürü olmuştu.


Zaferin İslâm tarihindeki etkileri

Malazgirt Zaferi İslâm dünyasında yeni bir yükselişin kapısını araladı. Müslümanlar Selçukluların önderliğinde kısa sürede Bizans’ı bölgenin belirleyici siyasi aktörlerinden biri olmaktan çıkardılar. Bu gelişme, önce Anadolu Selçukluları, ardından Beylikler ve nihayet Osmanlı dönemine uzanan yeni bir tarihi zemin oluşturdu.

Her ne kadar Moğol istilası bu yükselişi bir süre sekteye uğratmış olsa da, Malazgirt’in açtığı yol üzerine dünya tarihine damgasını vuracak güçlü bir Müslüman Türk medeniyeti inşa edildi. Bu bakımdan İstanbul’un fethiyle zirveye çıkan ve Viyana kapılarına kadar uzanan Osmanlı ilerleyişi ile Malazgirt arasında doğrudan bir bağ vardır. Türkler, bu zaferin ardından neredeyse beş yüzyıl boyunca siyasi, askeri ve kültürel açıdan bilinen dünyaya yön veren bir güç haline geldiler.

Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu “Diyar-ı Rum” kimliğinden sıyrılarak daha 12. yüzyılın ilk yarısında Batı kaynaklarında dahi “Türkiye” ve “Bilad-ı Türk” adıyla anılmaya başlandı. Türkistan’dan gelen pek çok alim, mutasavvıf, edip ve zanaatkar, Anadolu Selçuklularının himayesinde Anadolu’da geniş çaplı bir kültürel yenilenme başlattı. Cami, medrese, tekke ve zaviyelerle İslâmi kurumlar hızla yayılırken Anadolu kısa sürede bir ilim ve kültür merkezi haline geliyordu. Bugün dahi kültürümüz üzerindeki belirleyici etkisini sürdüren Yunus Emre, Mevlana, Sadreddin Konevi, Davud-i Kayseri ve Molla Fenari gibi büyük isimler Malazgirt sonrası açılan bu zemin üzerinde yetişti.

Selçuklu eserlerinden Van Ulu Camii

Malazgirt Batı’yı basıl etkiledi?

Malazgirt, Bizans’ın kendisine yüklediği kutsallığı ve kadim özgüvenini derinden sarstı. Bu kırılma, Ortodoks dünyasının ekümenik yapısını zayıflatarak ve İstanbul’un düşüşüne giden sürecin en önemli amillerinden biri haline geldi. Bizans’ın Katolik Roma’dan yardım çağrısı ve Türk ilerleyişini durdurma çabaları sonuçsuz kalsa da bu girişimler Haçlı Seferleri’nin tertip edilmesine yol açtı.

Başlangıçta Ortodoksluk ile Katoliklik arasındaki inanç ayrılıklarını giderecek bir fırsat gibi görülen bu seferler, zamanla tam tersine Hristiyan mezhepleri arasındaki birlik umudunun yok olmasına ve her birinin neredeyse farklı bir din gibi algılanmasına sebep oldu. Böylece Hristiyan dünyası, İslâm karşısında başarısızlığa uğrayarak Aydınlanma çağına kadar sürecek “karanlık bir döneme” sürüklendi.


Tarihin yönünü değiştiren zafer

Malazgirt tarihimizin yönünü değiştiren köklü bir dönüm noktasıdır. Sultan Alparslan’ın kararlılığı ve Selçuklu ordusunun zaferiyle birlikte İslâm dünyası yeni bir yükseliş devrine adım atarken Anadolu, Türklerin ebedî yurdu haline gelmiştir. Malazgirt, hilafet-saltanat ilişkisini yeniden tanımlamış, Bizans’ın direncini kırmış, Haçlı Seferleri’ne giden süreci tetiklemiş ve Türk-İslâm medeniyetinin dünya tarihine damga vuracak uzun bir yolculuğunun başlangıcını teşkil etmiştir. Bugün bu zaferi hatırlamak ise inanç ve birliğin tarihe nasıl yön verebildiğini görmek açısından da büyük bir anlam taşımaktadır.




#Tarih Penceresinden
#Aktüel
#Tarih
#Malazgirt Zaferi