
Harem, belirli kurallarla işleyen ve mensuplarının ciddi bir eğitim sürecinden geçtiği bir kurum niteliğindeydi. Popüler anlatılarda padişahı perde arkasından yönlendiren “sinsi entrika üreticileri” olarak gösterilen valide sultanlar, hasekiler ve padişah kızları ise hakikatte devletin sosyal ve iktisadi yapısında önemli rol oynayan saygıdeğer kişilerdi. Hürrem, Mihrimah ve Rüstem Paşa üçlüsünün devlet işlerini perde arkasından yönlendirdiği ve siyasi cinayetlerin planlayıcısı olduğu yönündeki iddialar, romanlarda ve televizyon dizilerinde sıkça işlenmiştir. Ancak bu asılsız anlatılar çoğu zaman bu isimlerin Osmanlı dünyasına kazandırdığı büyük hayır eserlerini gölged bırakmaktadır.
Osmanlı haremi bir takım dizi, film, roman gibi kurgu eserlerde çoğunlukla entrikaların, güç mücadelelerinin ve padişahın gözüne girebilmek için birbirleriyle yarışan cariyelerin mekânı olarak tasvir edilir. Oysa bu anlatı, büyük ölçüde oryantalist bir bakışın ürünüdür. Zira gerçekte harem, belirli kurallarla işleyen ve mensuplarının ciddi bir eğitim sürecinden geçtiği bir kurum niteliğindeydi. Popüler anlatılarda padişahı perde arkasından yönlendiren “sinsi entrika üreticileri” olarak gösterilen valide sultanlar, hasekiler ve padişah kızları ise hakikatte devletin sosyal ve iktisadi yapısında önemli rol oynayan saygıdeğer kişilerdi. Bu kadınların önemli bir kısmı kamusal alanı şekillendiren, büyük bütçeli sosyal yardım kurumları kuran ve yöneten güçlü hayırseverlerdi. Gelin bu yazıda Osmanlı sarayındaki kadınların bugüne bıraktıkları hayır mirasına daha yakından bakalım.
Osmanlı sarayında kadın
Osmanlı sisteminde saray kadınları resmî makamlardan ve doğrudan siyasi otoriteden büyük ölçüde uzak tutulmuştu. Fakat İslam hukukunun tanıdığı mülkiyet hakkı sayesinde kendi mal varlıkları üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabiliyorlardı. Valide sultanlar ve padişah kızları, devlet hiyerarşisinde son derece yüksek bir konuma sahipti. Bu nedenle kendilerine “paşmaklık” ya da “has” adı verilen, yıllık gelirleri oldukça yüksek dirlikler tahsis edilirdi. Buna ek olarak darphaneden aldıkları düzenli maaşlar ve miras yoluyla edindikleri büyük servetler, saray kadınlarının Osmanlı Devleti’nin farklı bölgelerinde camiler, imaretler, hastaneler ve medreselerden oluşan görkemli külliyeler ve vakıflar kurabilmelerine imkân tanımıştır.
Hürrem Sultan ve Mihrimah Sultan’ın eserleri
Popüler tarih anlatılarında entrika ve iktidar hırsıyla anılan isimlerin başında kuşkusuz Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi ve hasekisi Hürrem Sultan ile kızları Mihrimah Sultan gelir. Hürrem, Mihrimah ve Rüstem Paşa üçlüsünün devlet işlerini perde arkasından yönlendirdiği ve siyasi cinayetlerin planlayıcısı olduğu yönündeki iddialar, romanlarda ve televizyon dizilerinde sıkça işlenmiştir. Ancak bu asılsız anlatılar çoğu zaman bu isimlerin Osmanlı dünyasına kazandırdığı büyük hayır eserlerini gölgede bırakmaktadır.
Hürrem Sultan, İstanbul’daki Haseki Külliyesi’nin yanı sıra Kudüs’te bugün dahi hizmet vermeye devam eden büyük bir imaret kurmuş, Mekke ve Medine’ye uzanan geniş bir hayır faaliyetleri ağı oluşturmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’ın çok sevdiği kızı Mihrimah Sultan ise sahip olduğu büyük serveti hayır işlerine yönlendirmiştir. Dönemin baş mimarı Mimar Sinan’a Üsküdar ve Edirnekapı’da iki görkemli külliye inşa ettiren Mihrimah Sultan’ın faaliyetleri yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmamıştır. Mekke’nin hayat damarı sayılan Ayn-ı Zübeyde suyollarının tamiri için kendi hazinesinden 50.000 altın göndermiş, on iki yıl süren bu büyük onarımın finansmanını üstlenmiştir. Ayrıca Haremeyn’de yaşayan fakirler ve görevliler için düzenli maaşlar ve çeşitli yardımlar tahsis ederek bu bölgelerdeki sosyal hayatın devamına önemli katkılar sağlamıştır.
Hatice Turhan Sultan
Osmanlı saray kadınlarının siyasette etkili oldukları dönemlerde bile çoğu zaman temel kaygıları devletin sürekliliğinin sağlanması olmuştur. Osmanlı tarihinin en genç valide sultanlarından biri olan Hatice Turhan Sultan bunun çarpıcı örneklerindendir. Oğlu IV. Mehmed’in henüz çocuk olduğu yıllarda devlet ciddi bir siyasi ve ekonomik bunalım içindeydi. Turhan Sultan, bu krizi aşabilmek için beş yıl gibi kısa bir süre içinde on kez sadrazam tayin etmiştir. Nihayetinde Köprülü Mehmed Paşa’yı geniş yetkilerle göreve getirerek devletin yeniden toparlanmasının önünü açmıştır.
Devlet işlerinde istikrar sağlandıktan sonra ise siyasetten büyük ölçüde çekilen Turhan Sultan, sarayda kadınların doğrudan siyasete müdahil olmaması gerektiği yönündeki teamülün yerleşmesine katkı sağlamıştır. Ömrünün geri kalanını ise hayır işlerine ayırmış, özellikle Eminönü’nde yarım kalan Yeni Cami Külliyesi’nin tamamlanmasına öncülük etmiş ve Çanakkale Boğazı’nın savunması için kaleler inşa ettirmiştir.
Gülnuş Emetullah Valide Sultan’ın sınırları aşan vakıfları
Rabia Gülnuş Emetullah Valide Sultan’ın 1678 yılında Mekke’de kurduğu imaret ve darüşşifanın giderlerini karşılamak için Mısır sınırları içindeki birçok arazi vakfedilmişti. Bu arazilerden elde edilen hububatın Nil kıyısındaki Bulak, Süveyş ve Cidde limanlarında kurulan ambarlarda depolanması, ardından vakfa ait gemilerle Hicaz’a taşınması şart koşulmuştu. Darüşşifada yirmi yedi, imarette ise elli dört görevlinin çalıştığı bu kurumda pişen yemeklerin önce hastalara, ardından fakirlere dağıtılması emredilmişti. Böylece Osmanlı sultanlarının “Hâdimü’l-Haremeyn” unvanıyla ifade edilen kutsal topraklara hizmet anlayışı, bir valide sultanın hayır faaliyetleri aracılığıyla güçlü bir kurumsal yapıya kavuşmuş oluyordu.
Yine Gülnuş Valide Sultan’ın 1697 yılında Galata’da yanan bir Fransisken kilisesinin arsası üzerine yaptırdığı cami ve mektebin vakfiyesi ise dönemin şehir düzenlemeleri ile saray kadınlarının mülk tasarruflarını bir araya getiren ilginç bir örnek sunar. Vakfın gelirleri arasında Üsküdar ve Edirne’deki büyük çiftliklerin yanında Valide Sultan’ın hazinedarı Bâd-ı Sabâ’dan miras kalan Abdi Çelebi Mahallesi’ndeki odalar da yer alıyordu. Cami bünyesinde kurulan dershanede Tophane ve Kasımpaşa gibi çevre semtlerden gelen altmıştan fazla çocuğa tefsir, hadis, fıkıh ve Kur’an eğitimi verilmesi şart koşulmuştu. Ayrıca bölgenin su ihtiyacını karşılamak için lağımlar kazdırılmış ve çok sayıda çeşme yaptırılmış, böylece semtin mimari ve sosyal dokusu köklü biçimde değiştirilmiştir.
Modernleşme döneminde hanım sultan vakıfları
On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllara gelindiğinde hanım sultanların kurdukları vakıfların niteliği de imparatorluğun modernleşme süreciyle birlikte daha kurumsal bir karakter kazanmaya başlamıştı. III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan’ın Eyüp’te inşa ettirdiği ve Osmanlı mimarisinin en zarif örneklerinden biri sayılan külliye bunun önemli örneklerindendir. Bugün dahi ayakta olan bu külliyenin imareti her gün binlerce kişiye yemek dağıtmaya devam etmektedir. Mihrişah Valide Sultan’ın vakfiyesinde ise fakirlere dağıtılacak yiyeceklerin niteliği ve miktarı son derece ayrıntılı biçimde düzenlenmiş örneğin yemeklerde mutlaka halis bal ve sadeyağ kullanılmasına özellikle vurgu yapılmıştır.
Osmanlı modernleşmesinin sosyal boyutunu gösteren en dikkat çekici örnekleri ise Bezmiâlem Valide Sultan ile Pertevniyal Valide Sultan’ın faaliyetlerinde görmek mümkündür. Sultan Abdülmecid’in annesi olan Bezmiâlem Valide Sultan, kişisel servetini kullanarak İstanbul’da “Gureba-i Müslimin Hastanesi”ni (bugünkü Vakıf Gureba Hastanesi) kurmuştur. Fakir ve kimsesizlerin ücretsiz tedavi edilmesi amacıyla inşa edilen bu hastanenin nizamnamesinde, hastaların beslenmesinden kesinlikle tasarruf edilmemesi gerektiği özellikle belirtilmiştir. Hatta gerekirse “tanesi bir altına satılsa dahi” soğan gibi şifalı gıdaların temin edilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Bezmiâlem Valide Sultan eğitim alanında da önemli adımlar atmıştır. Osmanlı’nın ilk sivil lisesi kabul edilen “Valide Mektebi”ni (Darülmaarif) inşa ettirerek imparatorluğun eğitim reformlarına güçlü bir katkı sağlamıştır. Bu okul sayesinde, ayrıcalık gözetilmeksizin halkın çocuklarının iyi eğitim almış devlet memurları olarak yetişmesi hedeflenmiştir.
Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan da hayır eserleriyle adını Osmanlı şehirlerine ve kutsal beldelere nakşeden isimlerden biridir. Aksaray’daki Valide Camii’ni ve bugün kendi adıyla bilinen Pertevniyal Lisesi’ni yaptırmasının yanı sıra, Medine-i Münevvere’de yalnızca kadınlara hizmet verecek 400 yataklı büyük bir hastane (Ebniyye-i Hayriyye) inşa ettirmiştir.
Dönemin şartları düşünüldüğünde oldukça ileri bir sosyal anlayışı yansıtan bu hastanenin raporlarında dikkat çekici ayrıntılar yer almaktadır. Binanın “kalorifer” adı verilen bir külhan sistemiyle ısıtılması, kadın hastaların mahremiyet ve konforunun özellikle korunması gibi düzenlemeler bunlardan bazılarıdır. Ayrıca tedavisi tamamlanan hastaların hemen taburcu edilmeyip, hafif işlerde çalıştırılarak para biriktirmelerine imkân tanınması gibi uygulamalar da düşünülmüştür.
Sultan II. Mahmud’un kızı ve aynı zamanda şair ve bestekâr kimliğiyle tanınan Âdile Sultan da Osmanlı saray kadınlarının hayır faaliyetlerinde öne çıkan isimlerinden birisidir. Eşini ve çocuklarını kaybettikten sonra büyük servetini vakfetmiş, özellikle Medine’deki kimsesiz kadınlar için barınma evleri kurarak muhtaç ve himayeye muhtaç kadınlara yönelik koruyucu bir sosyal destek ağı oluşturmuştur.
Saray kadınlarının gerçek mirası
Osmanlı saray kadınları, oryantalist bakış açısından beslenen bir takım film, dizi ve edebi eserlerde sıkça tasvir edildiği gibi günlerini harem koridorlarında entrika peşinde geçiren figürler olmamışlardır. Tam tersine onlar sahip oldukları büyük mali imkânları ve aldıkları güçlü terbiyeyi toplum yararına kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu hayırsever hanımlar, servetlerini devletin dört bir yanına yayılan vakıflara dönüştürerek sosyal hayatın pek çok alanında kalıcı izler bıraktılar. İlk eğitimden yükseköğretime uzanan eğitim kurumları, fakirlerin ücretsiz tedavi edildiği hastaneler, her gün binlerce kişiye yemek dağıtan imarethaneler, şehirlere hayat veren suyolları ve kimsesizler için kurulan barınma evleri, onların bu alandaki faaliyetlerinin en somut örnekleridir. Bu bakımdan saray kadınları, Osmanlı dünyasında toplumsal hayatın ve hayır müesseselerinin şekillenmesinde mühim bir rol üstlenmişlerdir. İnşa ettirdikleri vakıflar, imaretler, darüşşifalar ve çeşmeler devletin dört bir yanına yayılan bir merhamet anlayışının nişaneleri olarak asırlar boyunca varlığını sürdürmüştür.






