“Ustam ölmüş...”

04:009/06/2026, Salı
G: 9/06/2026, Salı
Fatma Barbarosoğlu

Bayram tebriği için aramıştı. Onu tanıdığım günden beri daima her bayram yere düşmeyen bir vefa ile arar. Oysa üzerinde bir emeğim, birlikte uzunca yürünmüş bir yolumuz yok. Zamanın birinde, bir mekânda, yirmi otuz kişinin arasında birlikte birkaç adım attık. Diğerlerinden tek bir ses, tek bir seda kalmadı. Ama o her defasında her vesile ile arar. Otuzlu yaşlarında olmalı. Yolumuz onunla kesiştiğinde henüz lisans öğrencisi idi. Ödevlerinin dışında pek de roman okumamış bir lisan öğrencisi. O gruptakilerin

Bayram tebriği için aramıştı. Onu tanıdığım günden beri daima her bayram yere düşmeyen bir vefa ile arar. Oysa üzerinde bir emeğim, birlikte uzunca yürünmüş bir yolumuz yok. Zamanın birinde, bir mekânda, yirmi otuz kişinin arasında birlikte birkaç adım attık. Diğerlerinden tek bir ses, tek bir seda kalmadı.

Ama o her defasında her vesile ile arar. Otuzlu yaşlarında olmalı. Yolumuz onunla kesiştiğinde henüz lisans öğrencisi idi. Ödevlerinin dışında pek de roman okumamış bir lisan öğrencisi. O gruptakilerin çoğu öyleydi. Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi olanlar da dahil. Birkaç roman okuduk birlikte. Romanların sosyal dokusunu günümüze nasıl getirebileceğimizin izini birlikte sürdük, birkaç ay. Neslihan tavsiyelerimi titizlikle yerine getirdi. Tartışmalara katıldı, ufuk açıcı sorular sordu.

“Titizlik ahlakın başlangıcıdır.” İsmet Özel’in sözü müydü? Onca insan bayramlaşmayı unuturken, ihmal ederken, “Ben bayramlaşmıyorum” diye övünürken onun beni aramasına, hiç atlamadan aramasına bir mim koydum. Ve nihayet bu bayram aradığımı buldum. Bayramlaştık, her zaman olduğu gibi sohbetin deminden ikimizin payına da muhafazaya alınmış, muhafazaya alındığı yerde zamanı gümüş izlerle zenginleştirecek bir an düştü. Genişleyen, berraklaşan bir an. Her defasında böyle oluyor, o anlatıyor, ben ona “Bunları yazmalısın” diyorum. Ben anlatıyorum o bana “Hocam, inşallah bunu sizin kaleminizden de okuma imkânı buluruz” diyor.

Yine öyle oldu. Gelenek bozulmadı.

“Neslihan,” dedim “her bayram hatırımı sayıyorsun. Hiç atlamıyorsun. Senin de hatırını sayanlar çok olsun. Ben eskiden bayramları yetiştiremezdim. Şimdi ancak birkaç kişi kaldı. Ne vefalısın.” 

Güldü, “Ben vefayı dedemde gördüm, kolayına kendime o sıfatı yakıştıramam, layık göremem” dedi. Dedesinin hikâyesini anlattı.

Demirci ustası dedesi her bayram bütün çocuklarını, torunlarını toplar, çırağı olduğu ustasının köyüne ziyarete gidermiş. “Ben çocuktum o zamanlar, onca yolu dedemin ustasının elini öpmek için gitmemizden hiç hoşlanmazdım. Şimdi bakıyorum da o yıllardan kulağımda kalan, demire dair ne çok bilgi olduğunu şaşırarak görüyorum.”

Neslihan anlattıkça anlattı. “Bunları muhakkak yazmalısın” dedim. “Siz yazın hocam” dedi.

“Ben nasıl yazayım?” dedim.

Sonra içimde, Neslihan’ın bana anlattıkları üzerinden sahneler belirdi. Muhayyilemde döndükçe döndü sahneler. Oya Baydar’ın ismini ve içeriğini çok sevdiğim bir kitabı var: Yetim Kalacak Küçük Şeyler.

Sanki Neslihan’ın dedesini, dedesinin ustasını, ustasının merhametli ve mükrim eşini yazmaz isem yetim kalışlarından mesul olacakmışım gibi hissettim. 

Sonunda geçmişin izini yetimlikten kurtardık, Neslihan ile birlikte. Buyurun:

 

DEDEM VE USTASI.

Bir Demirci Ustası Fevzi, dik yamaçların, sarp yokuşların hâkim olduğu Belevli köyünden bir yörük. Yörük olduklarını vurguluyorlar, ama dört asır önce yerleşmişler Belevli köyüne.

Köylünün köyünde olduğu asırlar. Kasabaya bile inmeden geçen zamanlar.

Elleriyle iş tutup ellerinin yaptığı her şeyi sevmişler. “Ellerine küsmeden yaşayanların” zamanı. 

Demirci ustası adıyla anılacak olan Fevzi, köyün ağasının altı çoğundan biri. Üç erkeğin en küçüğü. Henüz oyun çocuğu çağında sokakta oynarken bir silah sesi duymuş küçük Fevzi. Koşarak evine gitmiş. Evin kapısı kalabalık. Yerde yatan biri. Sadece ayakları görünüyor kalabalığın içinde. Baba imajı hayatı boyunca yerde yatan bu ayaklar olacak kalacak Fevzi’nin zihin dünyasında. Babasını kim neden öldürmüştür? Alacak davası yüzünden çıkan kavgada kör kurşun gelip bulmuş Fevzi’nin babasını. Başkasının kavgası babasını alıp götürmüştür bu dünyadan.

Babanın ardından gelen yetim günler. Köyün imamı “Çocuklar telef olmasınlar, ilçe merkezinde bir kurs var oraya gönderelim. Başlarında ata yok, zanaat öğrensinler.” demiş, eşinin arkasından kimsesiz kalan kadına. Umudun yolu gösterilmiştir, imam tarafından. Çocukların annesi bu umuda sıkı sıkı tutunur.

Fevzi halazade ve amcazadeleri ile birlikte Belevi’den Çal’a, Sanat Enstitüsü’ne bağlı iki yıllık meslek edindirme kursuna gider. Temel beceriler edindikten sonra kursiyerler becerilerine göre marangozluk, terzilik, demircilik bölümlerinde eğitim almaya başlarlar.

Yıl 1950’ler, güçlü kuvvetli Belevili Fevzi demirciliğe seçilir.

Demircilik taliminden hiç hoşnut kalmamış Fevzi. Kara ellerini göstermiş, kir pas içindeki üstünü başını. “Bu pis bir iş, beni başka bir işe koy.”

Ustası çırağını demircilikten alâ iş olmadığına ikna etmiş: “Bak terziye, boynu bükülecek, eğilirken sararıp göçecek. Demirci adam öyle mi ya?! Hep çalışacaksın, vücudun dipdiri kalacak, güçlü kuvvatlı olacaksın.”  

Kursun hocası, ailesini İstanbul’da bırakmış, yalnız yaşayan bir adam.

İlçede zanaat öğrenen kursiyerler ekmeğini ve yakacak odunlarını kendileri tedarik etmek zorunda. Köyden ilçeye eşeklerle gönderiyorlar, yakacak odunları, yiyecekleri yufkaları.

Nihayet kurs günleri bitiyor, zanaat öğrenme peşinde ilçeye gidenler ellerinde sertifikaları ile köye dönüyor. Köyde ufak tefek işler.

Günlerden bir gün Denizler’den (Denizli’nin bir ilçesi) bir adam çıka gelir köye. Elleri yabaca, bilekleri kalın. Bir demirci bir demirciyi bileklerinden tanır.

Orta yaşlarını henüz geçmiş bu adam “Fevzi,” demiş, “seni methettiler, merttir iyi iş yapar dediler. Bana çırak olur musun? Ben bir at arabası ustayım. Gel beraber çalışalım, ben sana sanatımı öğreteyim, sen de benim işimi gör.”

Yabancı bir adam hiç tanımadığı yeni yetmeyi niye çırak almak ister? 

Yeni yetme çocuk hiç tanımadığı bir adamın peşine düşüp nasıl gider?

At arabası ustası adamın adı, Cemaleddin.

Usta ile çırak arasında bağ kuran, köyün imamı Mehmet Hoca. Mehmet Hoca İstanbul’da tahsil görmüş son Osmanlı mollalarından. Denizli’den üç talebe, Mehmet Hoca, Çivril’den Akif Efendi ve Cemaleddin Usta’nın babası Mahmud Efendi. Osmanlı’dan kalan son müderrisler, harf inkılabı devrinin müderrisleri, kitaplarını gömüp bir sarıklarıyla köylerinin yolunu tutmuşlar. 

Köye gelen yabancı, köylü için yabancıdır, Mehmet Hoca için değil.

Köyden çıkıp ustanın evine böyle varılır. Ustanın beş çocuğu, üç çırağı vardır. Ustanın evinde yenilip içilir, ustanın evinde yatılıp kalkılır.

Bugünden geriye bakınca anlaşılmasını ne kadar zor. Çırak Fevzi anlatıyor: “Kabak aldım götürdüm Bahriye Ana’nın önüne, canım çektiydi herhalde, bükme (gözleme) etti, yedik.”

Ustanın karısı Bahriye Ana beş evladının üstüne çırakları da evladı biliyor. Her akşam terden, yağdan kararmış çırakların atletlerini de yıkıyor: “Bir anne gibi baktı bize. Yedirdi içirdi, güldü, güldürdü. Yağlı atletlerimizi bir leğende yıkadı.”

Bir gün, iki gün değil, aylarca yıkanıyor bu kirli yağlı atletler. İki yıla yakın bir süre Bahriye Annenin bilekleri hem doyurmaya hem yıkayıp paklamaya nasıl dayanıyor?

Meraklısı için not:

Başlık çocukluğumuzun “Yağ satarım, bal satarım, ustam ölmüş ben satarım” oyunundan.

Demirci Fevzi Usta’nın hikâyesine haftaya salı günü devam edeceğiz inşallah.

#aktüel
#hayat
#Fatma Barbarosoğlu