Müceddid kimdir? (3)

04:0026/06/2026, Cuma
G: 26/06/2026, Cuma
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Mahmut Ay

Son iki yazımızda müceddidlik hakkında bazı ilim adamlarının görüşlerine ve tarihte müceddidlik iddiasında bulunanlara dair birkaç örnek verdik. Bugünkü yazımızda konuyla ilgili kanaatlerimizi paylaşacağız. “Allah, bu ümmete her yüz senenin başında dinini yenileyecek kimse(ler)i muhakkak gönderecektir.” meâlindeki hadis, Ebu Davud’un “Melâhim” kitabının ilk hadisidir. “Melâhim” kelimesi “gelecekte ortaya çıkacak sosyal kargaşa, iç savaş gibi hadiseler ve kıyamet alâmetlerine dair haberler” anlamına

Son iki yazımızda müceddidlik hakkında bazı ilim adamlarının görüşlerine ve tarihte müceddidlik iddiasında bulunanlara dair birkaç örnek verdik. Bugünkü yazımızda konuyla ilgili kanaatlerimizi paylaşacağız.

“Allah, bu ümmete her yüz senenin başında dinini yenileyecek kimse(ler)i muhakkak gönderecektir.” meâlindeki hadis, Ebu Davud’un “Melâhim” kitabının ilk hadisidir. “Melâhim” kelimesi “gelecekte ortaya çıkacak sosyal kargaşa, iç savaş gibi hadiseler ve kıyamet alâmetlerine dair haberler” anlamına gelir. Ebu Davud’un, bu hadisi “Melâhim” kitabının başında zikretmesinden şu anlaşılır: Bu hadiste bildirilen durum, gelecekte meydana gelecek ve Müslümanları etkileyecek önemli hadiselerle alakalıdır. Yani “müceddid”, Müslümanları karşılaşacakları dinî, siyâsî ve ictimâî musibetlerden kurtarmaya çalışan “zor zamanların adamı”dır. Şu da dikkate alınmalıdır ki son müceddidin “mehdi” olacağı kanaati yaygındır. Dolaysısıyla “müceddidlik” ile “mehdilik” arasında yakın bir ilişki vardır.

Bu hadiste geçen “yüz sene” ifadesini, kanaatimizce “kinaye” olarak anlayıp lafzî anlamıyla değil de genel olarak “zaman” şeklinde yorumlamak daha isabetli olacaktır. O takdirde manası şöyle olur: “Zaman içerisinde Allah bu dini yenileyecek nice müceddidler gönderecektir.” Nitekim hadisin şerhlerine bakıldığında bazı âlimlerin, “yüz sene” ifadesini bu şekilde yorumladığı görülecektir. Şöyle düşünelim: Cenâb-ı Peygamber (sav), kendisinin “son peygamber” olduğunu bildirdiği için ashâbın zihninde muhtemelen şöyle bir soru oluşmuştur: Resûlullah’ın dâr-ı bekâya irtihalinden sonra yeni bir peygamber gelmeyecekse İslâm asırlar boyunca ve çeşitli coğrafyalara yayıldığında aslını ve özünü nasıl muhafaza edecek? Muhtemelen zihinlerdeki bu soruyu yanıtlamak üzere Efendimiz (sav) şu mesajı vermiştir: “Endişe etmeyin! Benden sonra Allah, ümmeti sahipsiz bırakmayacak, yeni bir peygamber gelmese de son ilâhî mesajı yaşayıp yaşatacak insanlar sürekli var olacaktır. Allah, bu dinin hem aslını muhafaza eden hem de asırlar boyunca muhtelif coğrafyalardaki farklı kültürlere sahip insanlar tarafından yaşanabilmesi için gerekli çabayı sarf eden liderler gönderecektir.”

“Hadiste bildirilen yüzyıl ne zaman başlar?” sorusuna risaletle, hicretle ve Efendimiz’in vefatıyla başlar şeklinde farklı cevaplar verilmiştir. Eğer ille de bu ifade “lafzî anlamıyla anlaşılacaksa, doğrusu o yüz senenin, Efendimiz’in dâr-ı bekâya irtihalinden sonra başlamasıdır. Zira Efendimiz zamanında hicret, henüz takvim başlangıcı olarak belirlenmemiştir. Nitekim Süfyan b. Uyeyne bu sürecin Resûlullah’ın (sav) vefatından sonra başladığını ifade eden bir rivayet nakleder (Süyûtî, Mirkatu’s-Suûd, 3/1062).

Hadiste “tecdid”in tanımı yapılmadığına göre onun kapsamını belirli bir mezhep ve meşrebin görüşüne göre yapılan tanımlarla daraltmak doğru değildir. Daha açık söylemek gerekirse tecdid kimsenin tekelinde değildir.

Muhtelif coğrafyalara dağılan, farklı mezheplere ve türlü meşreplere ayrılan Müslümanların tümünü kuşatacak tek bir müceddidden bahsetmek çok zordur. Nitekim İbn Reslân er-Remlî, İbn Hacer, İbnu’l-Esîr gibi âlimlere göre de müceddidden beklenen şeyi, tek bir kişinin yerine getirmesi pek mümkün değildir. Kanaatimizce müceddidi, her asırda bir kişi ile sınırlamak yerine “Her kavmin bir rehberi vardır.” (Ra‘d 13/7) meâlindeki âyete mutabık olacak şekilde “her bölgede ve her zaman diliminde gerek ilim adamlarından gerekse devlet adamlarından zamanın ve mekânın neden olduğu yeni sorunlara kadim geleneğin özünden sapmadan İslâmî açıdan yeni çözümler ve açılımlar getiren kişi” olarak değerlendirmek daha doğrudur.

Müceddidi “reformist” olarak anlamak doğru olmadığı gibi kuru bir “taklitçi/mukallit” olarak anlamak da doğru değildir. Zira “tecdid” kelimesi “yenilemek” anlamına geldiğine göre İslam’ı özünden ve kadim gelenekten sapmadan, modernizmin ayartmalarına kanmadan “yeni” bir anlayışla yorumlamayı da ima etmektedir.

Müceddid, İslam’ı yeni bir ruhla yorumlayan bir İslam âlimi olabileceği gibi Müslümanlara yeni bir ruh ve heyecan kazandıran, onlara Müslüman olduklarını “yeniden” hatırlatan, “Müslüman kimliği” bilincinin oluşturulmasında, korunmasında ve yeniden inşa edilmesinde büyük gayretler sarf eden bir bilim, sanat, düşünce, siyaset veya hareket adamı da olabilir.

Etkisi küçük çaplı olan müceddidler olabileceği gibi tesir sahası geniş olan çok yönlü müceddidler de olabilir. İmam Rabbânî, buna güzel bir örnektir. O, bir yandan ilmî birikimiyle topluma hizmet ederken bir yandan da tasavvufa giren İslam dışı uygulamalara karşı mücadele vermiştir. İslam’a en önemli hizmeti ise Ekber Şah’ın “din-i ilâhî” adıyla uydurduğu senkretik din anlayışına karşı cesurca verdiği mücadeledir. Dönemin pek çok sözde âlimi korkudan seslerini çıkaramazken o daha delikanlılık yaşlarından itibaren “peygambersiz bir din” anlayışına karşı çıkarak yirmi yaşlarında “İsbâtu’n-Nübüvve” isimli kitabını yazmıştır. Onun ilmi, irfanı ve cesaretiyle yaptığı faaliyetler neticesinde “din-i ilâhî” projesi tutmamış ve Hindistan’da İslam’ın varlığı devam etmiştir. Bu gayretleri karşısında, başta dönemin büyük âlimi Abdulhakîm Siyalkûtî olmak üzere müridleri ona “müceddid-i elf-i sânî” sıfatını vermişlerdir. Onun bir Nakşî şeyhi olarak Hindistan’da İslam’a yaptığı katkılarını tarikat müessesesine karşı olan Mevdûdî dahi takdir etmiş ve müceddidlerden bahsederken İbn Teymiyye’den sonra İmam Rabbânî’yi zikretmiştir (Bk. Mevdûdî, İslam’da İhya Hareketleri, s. 95-104).

Tüm Müslümanlara hitap eden bir müceddid beklemenin ütopyadan öteye geçemeyeceği müsellemdir. Şu hâlde müceddidleri, bölgesel hatta yöresel olarak düşünmek gerekir. Her ülkenin, her ilin, hatta her ilçenin müceddidi farklı olabilir. Şu da var ki, bu müceddidlerin din anlayışları da teferruatta farklılık arz edebilir. Türkiye’deki bir müceddid, Türk kültürü ve örfüne uygun bir tecdid faaliyeti yapabilir; İngiltere’deki bir müceddid -İslâm’ın temel umdelerine aykırı olmamak şartıyla- İngiliz kültürü ve örfüne uygun bir tecdid faaliyeti yapabilir. Pakistan’daki müceddid Hanefî, Fas’taki müceddid Mâlikî olabilir. Biraz daha ileri götürelim. Suriye’deki müceddid mutedil bir sûfî, Suudi Arabistan’daki müceddid -Vehhâbî olmamak şartıyla- mutedil bir selefî olabilir. Yani dünyanın her coğrafyasında aynı anda – aşırılıktan uzak mutedil bir din anlayışını benimsemek şartıyla- farklı mezhep ve meşreplere sahip müceddidler olabilir.

Klasik dönemde “müceddid”likle ilgili tartışmalar son iki asra göre çok daha azdır. Bunun sebebi, son üç asırda siyasî, askerî ve kültürel açıdan ağır bir mağlubiyet yaşayan Müslümanların, bu zilletten kendilerini kurtaracak “büyük ve karizmatik bir kurtarıcı”ya ihtiyaç duymalarıdır. Bu sebeple geçmişe kıyasla günümüzde müceddidlik meselesi çok daha sıkça istismara maruz kalmaktadır.

Hâsılı; Müslümanların, asrın “müceddidinin kim olduğuna” dair lüzumsuz spekülasyonlarla zaman kaybetmek yerine “tecdidin ne olduğuna” dair kafa yormaları çok daha yararlı olacaktır. Zira asrın tek veya en büyük müceddidini tayin etmek, sorumluluğu tek bir kurtarıcıya yıkmaktır. Tecdidin mahiyetini anlamaya çalışmak ise sorumluluğu kısmen de olsa üstlenmektir. Kur’an, bireylerin kendilerini değiştirmediği sürece Allah’ın onları değiştirmeyeceğini bildirerek “bireysel sorumluluğa” dikkat çekmektedir. Sorumlu her Müslüman birey, “kurtarıcı bir müceddid” aramak yerine tecdid-i iman ve tecdid-i niyetle öncelikle “kendisini kurtarmaya çalışmalıdır.” Günümüzün entelektüel müceddidlerinden biri olarak gördüğüm Taha Abdurrahman’ın dediği gibi “Teceddüd olmadan tecdid olmaz.” Yani bireysel yenilenme olmadan toplumsal bir yenilenme gerçekleşmez. “Bireyler kendilerini değiştirmedikçe Allah bir toplumu değiştirmez” (Ra‘d 13/11).

Vallahu a’lem!


#müceddid
#ilim
#alim