Ölmedik ama yaşıyor da değiliz

04:0028/02/2026, السبت
G: 28/02/2026, السبت
Özgür Bayram Soylu

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) 2026 Şubat ayı Hanehalkı Beklenti Anketi (HBA) sonuçları, para politikasının kağıt üzerinde teknik başarısı ile vatandaşın psikolojik temkini arasındaki ince çizgiyi açık biçimde ortaya koyuyor. Merkez’in yayımladığı verilere göre, gelecek 12 aya ilişkin enflasyon beklentisi %48,8; dolar kuru artış beklentisi %19; konut fiyat artış beklentisi ise %35,4 düzeyinde. Daha çarpıcı olan ise yatırım tercihlerinde ortaya çıkan tablo. Katılımcıların %55,5’i öncelikli

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) 2026 Şubat ayı Hanehalkı Beklenti Anketi (HBA) sonuçları, para politikasının kağıt üzerinde teknik başarısı ile vatandaşın psikolojik temkini arasındaki ince çizgiyi açık biçimde ortaya koyuyor. Merkez’in yayımladığı verilere göre, gelecek 12 aya ilişkin enflasyon beklentisi %48,8; dolar kuru artış beklentisi %19; konut fiyat artış beklentisi ise %35,4 düzeyinde. Daha çarpıcı olan ise yatırım tercihlerinde ortaya çıkan tablo. Katılımcıların %55,5’i öncelikli tercih olarak altını gösteriyor; döviz ise yalnızca %2,4 seviyesinde kalıyor.


KORKU TÜNELİ

Bir dönem Türkiye’de enflasyon denince akla ilk gelen kur sıçramasıydı. Döviz yükselir, fiyatlar arkasından koşardı. Bu refleks yerleşmiş, neredeyse otomatikleşmişti.

Şimdi tablo farklı.

Enflasyon beklentisi %48,8 iken dolar artış beklentisi %19. Bu veri, vatandaşın artık ani bir kur şoku öngörmediğini gösteriyor. Sıkı para politikası kur cephesinde belirgin ancak her an harekete geçme potansiyeli olan yüzeysel bir güven üretmiş durumda. TCMB kur tarafındaki yangını söndürmüş olabilir; fakat vatandaş hâlâ dumanı kokluyor.

Ancak aynı vatandaş, fiyatların önümüzdeki yıl yaklaşık %50 artacağını düşünüyor. Yani evet kur paniği azalmış; fakat fiyat artışı neredeyse olağan kabul edilmiş. Bu durum, para politikasının kur eşiğini görünürde geçtiğini; fakat zihinsel enflasyon rejimini henüz kıramadığını gösteriyor. %48,8’lik enflasyon beklenti ise yüksek enflasyonun artık istisnai bir durum değil hayatın bir gerçeği olarak kabul edildiğini gösteriyor. Bu durumu sürekli bir beklenti sorunu olarak dile getirsek de davranışsal olarak bir hafıza sorununu temsil ediyor.

Dolayısıyla mesele artık sadece para politikasının faiz ayarı değil; fiyat oluşum sürecinin bütünsel yönetimidir. Türkiye’de fiyat artışlarıyla mücadele uzun süredir dağınık kurumsal yapılar ve gecikmeli saha denetimleri üzerinden yürütülüyor. Oysa Fransa, Güney Kore ve Kanada gibi ülkelerde fiyat oluşumu yalnızca etiket düzeyinde değil; üretimden lojistiğe, toptancıdan perakendeye kadar tüm zincir boyunca izleniyor. Fransa’daki maliyet bazlı fiyat izleme mekanizmaları enerji ve gıda gibi stratejik kalemlerde anlık veri takibi sağlarken; Güney Kore’de dijital tedarik platformları arz kesintilerini ve stokçuluk riskini erken aşamada tespit edebiliyor. ABD ve Çin ise stratejik ürünlerde ulusal stok izleme sistemleri ve algoritmik analizler kullanarak yapay arz kısıtlarını erkenden belirleyebiliyor; gerektiğinde piyasaya zorunlu arz kararları alabiliyor. Türkiye’nin ihtiyacı da benzer şekilde, denetimi yalnızca sahada değil veri üzerinden yapan; parçalı yetkileri tek elde toplayan, merkezi ve teknolojik bir fiyat–stok gözlem kapasitesidir.


FAİZE SELAM, ALTINA DEVAM

Asıl kritik veri burada.

Eğer vatandaş gerçekten tam anlamıyla TL’ye ve fiyat istikrarına güvenseydi, yüksek faiz ortamında mevduat ve finansal araçlara güçlü bir yönelim görmemiz gerekirdi. Oysa mevduat tercihi %3 civarında; yatırım fonları ve borsa çok sınırlı.

Buna karşılık altın açık ara önde. Bu sıkı para politikasına karşı geliştirilmiş bir meydan okumadır.

Vatandaş şunu söylüyor:

“Kuru bir şekilde kontrol ediyorsun tamam, hadi bugün döviz almayayım. Ama enflasyon konusunda temkinliyim. Ben yine de altın alayım.”

Kabul edelim altın, Türkiye’de getiri aracı olmaktan çok ihtiyat sembolü olsa da küresel oynaklıklar sayesinde bugün sahnenin yıldızı. Jeopolitik risk, merkez bankalarının rezerv stratejileri ve küresel belirsizlikler altını yalnızca geleneksel bir güven aracı değil, aynı zamanda uluslararası portföylerin de gözdesi hâline getiriyor. Yüksek faiz ortamında mevduatın %3’te kalmasını ise bir Allah’ın kulu bizim bildiğimiz matematikle açıklayamaz. Hans, Sam, Jonny Türkiye’deki faiz için carry trade hesabı yaparken yerli tasarruf sahibi faizi geçici bir iklim olarak görüyor olabilir.

Konut fiyat artış beklentisi enflasyonun altında (%35,4). Bu, reel fiyatlarda gerileme beklentisine işaret ediyor. Yani vatandaş artık konutu garantili enflasyon sigortası olarak görmüyor. Buna rağmen gayrimenkul tercihi %30. Türkiye’de beton sadece bir yatırım değil, bir psikolojik dayanak olarak karşımıza çıkıyor. Tapu, bazen faiz oranından daha ikna edici bir belgeye dönüşüyor. Çünkü faiz değişir, politika değişir, yönetim değişir; ama ev yerinde durur. En azından öyle hissediliyor. Dolayısıyla altın ve gayrimenkulün cazibesi, sadece kültürel alışkanlık değil; kurumsal güven boşluğunun da göstergesi. Faiz ne kadar yüksek olursa olsun; altın çekmecede, tapu kasada durmaya devam edeceğe benziyor.


CAM KIRIKLARI

Rakamlar dili olmasa da konuşuyor ama asıl hikâye satır aralarında. Aşık Hüdayi boşuna dememiş:

“Garibin gönlü bedestan

Ne çul ister ne de fistan

Hal bilmeyen nice dosttan

Ele yaslandım ağladım”

Vatandaşın gönlü gerçekten de bir bedestan gibi. İhtişam istemiyor, fistan istemiyor; sadece halinin bilinmesini istiyor. “Bizi çıkmaza sokup yolun açık olsun dediler” sözünü ise hafızasının bir köşesinde sessizce tutuyor.

Dışarıdan bakınca pencere sağlam görünüyor; içeride ise yerde küçük cam kırıkları var. Ayağa batmaz, batsa da şimdilik kanatmaz belki ama yürürken hep hissediliyor. Sıkışmışlık da tam burada başlıyor aslında.

Ne tamamen güvendesiniz ne de gerçekten tehlikede.

Ne koşabiliyorsunuz ne de durabiliyorsunuz.

Her adımda hafif bir tereddüt, her adımda “acaba?” duygusu…

Bizde olursa olur, olmazsa alıştık zaten!

#toplum
#ekonomi
#Özgür Bayram Soylu