Bir vatan nasıl “Arap çölleri” oldu? Bir asker savaşı zihninde kaybeder önce

04:0028/01/2026, Çarşamba
G: 28/01/2026, Çarşamba
Yasin Aktay

Osmanlı subayları arasında daha 2. Meşrutiyet bile gerçekleşmeden önce tedavüle girmiş olan “bizden olmayan topraklar” söylemi Suriye ve Irak’tan itibaren bütün Arap-Kuzey Afrika topraklarının o zamandan beri gözden çıkarılmış olduğunu gösteren bir yaklaşım. Arap çölleri için “Türk çocuğu, artık Arap çölleri için kanını dökmeyecektir” sözü harfi harfine herhangi bir şahsa atfedilemese de giderek İttihat Terakki ve Osmanlı subaylarının belli bir kesimi arasında cari olan bir bakış açısını temsil

Osmanlı subayları arasında daha 2. Meşrutiyet bile gerçekleşmeden önce tedavüle girmiş olan “bizden olmayan topraklar” söylemi Suriye ve Irak’tan itibaren bütün Arap-Kuzey Afrika topraklarının o zamandan beri gözden çıkarılmış olduğunu gösteren bir yaklaşım. Arap çölleri için
“Türk çocuğu, artık Arap çölleri için kanını dökmeyecektir”
sözü harfi harfine herhangi bir şahsa atfedilemese de giderek İttihat Terakki ve Osmanlı subaylarının belli bir kesimi arasında cari olan bir bakış açısını temsil ediyor.
Hem “
bizden olmayan topraklar
” ifadesi hem de “
Arap çölleri
” sözleri aslında o dönemde Osmanlı entelijansiyası içerisinde “vatan” mefhumunun nasıl gayr-ı milli bir muhteva kazanmış olduğunu da gösteriyor. Osmanlı’nın hakimiyetinde olan bütün toprakları vatan toprağı olarak görmemek bir asker açısından nasıl görülmelidir?
O günlerde Arap çöllerinde sadece Türk çocuğu askerlik yapmadığı gibi Anadolu’da, Çanakkale’de, Kafkas cephesindeki Osmanlı ordularında Arap çöllerinden celbedilmiş aynı nispette Arap çocukları da vardır.
Yani Arap çölü denilen yer Osmanlı Devlet-i Aliyye’sine mensubiyeti ve bağlılığı itibarıyla Konya bozkırlarından pek de farklı değildir. Osmanlı bütün bu toprakların insanlarından merkezi bir ordu, merkezi bir idare ve vatan anlayışı oluşturmuş ve bununla buraları tam 400 yıl boyunca başarılı bir biçimde yönetmişti. Vatanın evlatları arasında hiçbir fark gözetmeden. Şimdi ne oluyordu?
Bugün mesela orada terör hadiseleri yaşanıyor diye Diyarbakır’ı, Hakkari’yi, Mardin’i “bizden olmayan toprak” diye niteleyebilecek birilerine nasıl bakılır?
Nasıl bakılabilirse o dönemde de Suriye, Irak, Hicaz, Filistin, Yemen, Mısır, Libya topraklarına aslında farklı bakılmazdı.
Buraları yönetmek elbette zordu, ama Osmanlı bu zorluğun üstesinden 400 yıl gelebilmiş, daha da gelebilecek bir büyüklüğe ve engin bir tecrübeye sahipti.
Üstelik şimdi bulunan yer altı zenginlikleri dolayısıyla buraların idaresini finanse etmek de daha kolay olacaktı. Buraların idaresini Türk’e yük olarak görmek, her şeyden önce Türk’ün bin yıllık emsalsiz idare kabiliyetine hakaret anlamına gelmeliydi. Türk buraları petrolsüz, iletişim ve ulaşım zorluklarıyla 400-600 yıl boyunca gurur verici ve takdir edilesi büyük bir maharetle idare ettikten sonra şimdi her şey daha da kolaylaşmışken buraları kendine yük görmenin milli hiçbir tarafı olamazdı elbet.
Milliyetçilikle ilgili bütün hassasiyetleri ayağa kaldırması gereken bir bakış açısıdır bu.
Buna rağmen böyle bir bakış açısı nasıl bu kadar taraftar bulabildi?
Dahası bu taraftarlar kendilerini bir hayli “milliyetçi” de sayan kesimler arasında nasıl kabul görebildi? Her şey daha da kolaylaşmışken Türkçülük adına ortaya çıkan ve İttihat Terakki içinde yoğunlaşan kesimler arasında Osmanlı’nın tasfiyesi fikri nasıl Türkiye’nin kurtuluşunun tek yolu olarak görülmeye başladı?
Bu nasıl bir kurtuluştur ki, Osmanlı coğrafyasının neredeyse 10’da dokuzundan feragat etmeyi gerektirmiştir?
Bir teze göre o günlerde Osmanlı subayları ve entelijansiyası arasında bir Endülüs sendromu yaşanmaktadır. 700 sene Endülüs’e hükmetmiş Müslümanların başına gelenlerin Osmanlı’da tekrarlayacağına dair bir korku yayılmaktadır.
Ziya Paşa
’ya
Endülüs Tarihi
’ni yazdıranın da bu korku olduğu bile söylenir. Tabii ki tarih tekerrür etmesin diye veya oralarda yaşanan tarihten ibret alınmak üzere Endülüs’e çekilen dikkatte bir sorun yok. Ama Endülüs’ü Osmanlı için tekerrür etme ihtimali olan bir tehdit olarak sunmak ve bu mevhum tehditten “kurtuluş” için Osmanlı’nın tasfiyesini bir yol olarak görmek, asıl ibretlik durum budur.
Osmanlı daha savaşa girmeden bütün savaşları kafada kaybetmiş oluyor böylece.
Hem de kendi subayları, kendi aydınları eliyle.
Bu saatten sonra bu subaylar tarafından idare edilen Osmanlı ordularının hangi savaştan galip çıkması umulabilirdi?
Dikkat edin Osmanlı tasfiyesinden bahsedildiği dönemde daha bırakın 1. Dünya Savaşını, Balkan Savaşına bile girilmemiş.
Osmanlı’nın tasfiyesini Türk devletinin hayatta kalabilmesi için tek yol olarak gören bakış açısıyla devletin tasfiyesini düşmana bırakmadan kendi eliyle bu tasfiyeyi yapmanın bahisleri yapılıyor.
Vakıa, I. Dünya Savaşı boyunca onca cephede Osmanlı orduları kahramanca ve büyük zaferler kazanarak savaştı. Endülüs korkusunun mevhum bir tehdit olduğunu yeterince gösteren bir şeydi bu.
Ne olduysa Filistin cephesinde oldu. Tam da Osmanlı’nın tasfiyesinin beka için zorunlu olduğundan bahseden subayların
(Ali Fuat Cebesoy, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Rıfat Bele) yönettiği cephede yani. Orada “
bizden olmayan topraklar
” olarak zaten çoktan gözden çıkarılmış ve “çöl” denilerek küçümsenen bütün bir Arap coğrafyasından çekilmiş olduk. Böylece Osmanlı’nın tasfiyesi de tamamlanmış oldu.
Bizim çekildiğimiz yere İngiliz, Fransız ve İtalyan bütün iştahıyla “Arap çölü” demeden “bizden değil” demeden yerleşmiş oldu.
Ama onların orada rahat edebilmesi için bizim bu topraklarla bağlarımızı koparmamız, iddialarımızdan vazgeçmemiz de gerekecekti. Aramıza bir duygusal kırgınlık sebebi de girmeliydi.
Mesela Araplar bizi arkamızdan vurmuş olmalıydı, o topraklardan vazgeçişimizin sebebi onlarla geçinemeyişimiz olmalıydı.
Araplar da bizi beraber geçirdiğimiz asırlar boyunca kendilerini sömürmüş olarak görmeliydi. Her şey İngiliz için kusursuz ve kılçıksız olmalıydı, öyle oldu.
#Osmanlı
#İkinci Meşrutiyet
#toprak