Okuldaki şiddet: Toplumsal rahatsızlığımızın semptomu

04:0018/04/2026, Cumartesi
G: 18/04/2026, Cumartesi
Yasin Aktay

Şanlıurfa’daki bir okulda yaşanan ve çok sayıda öğrencinin yaralandığı hadisenin şaşkınlığı henüz dinmemişken, Kahramanmaraş’tan gelen daha ağır haber hafızamı yıllar öncesine götürdü: Batman’daki genç kadın intiharlarına… O günlerde de peş peşe yaşanan hadiseleri açıklamak için yaş, ekonomik durum, aile yapısı, eğitim seviyesi gibi birçok ortak değişken aranıyordu. Benim en dikkat çekici bulduğum ortak nokta ise başka bir şeydi: Her olay, bir öncekinden etkileniyor; bir önceki, sonrakini tetikliyordu.

Şanlıurfa’daki bir okulda yaşanan ve çok sayıda öğrencinin yaralandığı hadisenin şaşkınlığı henüz dinmemişken, Kahramanmaraş’tan gelen daha ağır haber hafızamı yıllar öncesine götürdü:
Batman’daki genç kadın intiharlarına…
O günlerde de peş peşe yaşanan hadiseleri açıklamak için yaş, ekonomik durum, aile yapısı, eğitim seviyesi gibi birçok ortak değişken aranıyordu. Benim en dikkat çekici bulduğum ortak nokta ise başka bir şeydi:
Her olay, bir öncekinden etkileniyor; bir önceki, sonrakini tetikliyordu.
Daha sonra dünya literatüründe de karşılığını bulan bu durum, bugün sosyal psikolojide
“taklit etkisi” ya da “bulaşma etkisi”
olarak biliniyor. İntihar haberlerinin veriliş biçimi nasıl yeni vakaları teşvik edebiliyorsa, şiddet de aynı şekilde dolaşıma girebiliyor.
Çünkü bulaşıcı olan sadece hastalık değildir; davranış da bulaşır.
İyilik bulaşır, nezaket bulaşır, merhamet bulaşır… Ama kötülük de bulaşır, hoyratlık da bulaşır, şiddet de bulaşır ve maalesef kötülüğün bulaşıcılığı iyiliğinkinden daha hızlıdır.
Marlyn Monroe
’nun intihar ettiği ay içinde ABD tarihinin en yüksek intiharlarının kaydedilmiş olması bu konudaki sosyolojik tespitlerin en önemli referansı olmuştur.
O yüzden açıkçası o dönemde, bu intiharları engellemek istiyorsak gerçekten intihar haberlerine sansür uygulanması gerektiğini savunmuştum.
Bugün de üçüncü sahife haberlerinin her birinin kim bilir başka nerelerde ne tür suçları tetiklediğini biliyor muyuz?
Özellikle her türlü sapkın davranışları şok edici haber iştahıyla sunan, parlatan, gözlerin içine sokan, bununla eğlendiren öğle kuşağı televizyon programları
nın toplumda nasıl bir yozlaşmaya yol açıyor olduğunu hala görmüyor muyuz?
Belki de
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan hadiseler
i bu çerçevede okumak gerekir. Bunlar sadece iki şehirde yaşanmış iki münferit olay değil;
toplum olarak nasıl bir iklim ürettiğimizin çarpıcı göstergeleridir.
Tam da insanın başkalarının davranışlarını model alarak öğrendiği yaşlarda, çocukların gözü önünde her türlü kötü örnek hoyratça sergileniyor. Trafikte, sokakta, pazarda, apartmanda, sosyal medyada, televizyon ekranlarında…
İnsanlar birbirleriyle konuşmuyor, birbirlerine saldırıyor.
Tartışmıyor, hakaret ediyor. İtiraz etmiyor, tehdit ediyor. Ve bütün bunlar çocukların gözleri önünde yaşanıyor.
Çocuklar nasihatten önce ve daha fazla davranışı öğrenir.
Evde sabrı değil öfkeyi, sokakta saygıyı değil kabalığı, ekranda nezaketi değil linci gören bir çocuğun zihninde güç ile şiddet arasındaki çizgi silikleşir. Sonra biz şaşırırız: Bu çocuklar bunu nereden öğrendi?
Oysa okul, bir toplumun geleceğe bıraktığı en önemli kurum olduğu kadar, bugünkü ruh halinin de en görünür aynasıdır.
Sınıfta, koridorda, okul bahçesinde ortaya çıkan şiddet; sadece bireysel bir öfke patlaması değildir. Aileden sokağa, medyadan ekonomiye, siyasetten kültürel iklime kadar uzanan çok katmanlı bir sürecin dışavurumudur.
Ne var ki bizde ilk refleks, meseleyi hemen güvenlik başlığına indirgemek oluyor.
Daha fazla kamera, daha sıkı arama, daha sert disiplin cezaları, daha yoğun polis varlığı… Elbette hiçbir öğrenci ve hiçbir öğretmen tehdit altında eğitim görmek zorunda değildir. Güvenlik önemlidir. Fakat sorunu sadece güvenlik ekseninde ele almak, semptomu bastırıp hastalığı görmezden gelmektir. Okulu yarı açık cezaevine çevirmek, öğrenciyi potansiyel suçlu gibi kodlamak ve pedagojik ilişkiyi korku üzerine kurmak, uzun vadede çözüm üretmez.
Korku itaat üretebilir; ama eğitim üretmez. Eğitim güven, aidiyet ve anlam üretir.
ABD’de son 25 yılın verileri, okul saldırılarının artık istisnai değil, yapısal bir mesele haline geldiğini gösteriyor. 2020-2021 öğretim yılında kayda geçen 145 benzer olay da bunun göstergesi.
Bu tabloya bakıp “Bizden beterler” diyerek teselli bulabiliriz. Ama daha önemli soru şudur: Aynı virüs bize de mi bulaşıyor?
Kısmen evet. Çünkü modern dünyanın krizleri artık sınır tanımıyor.
Yalnızlaşma, rekabet baskısı, psikolojik kırılganlık, sosyal bağların zayıflaması ve kimlik gerilimleri küresel hale geldi.
Ancak Türkiye’nin kendine özgü sorunları da var. Amerika’daki vakalar çoğu zaman silaha erişim kolaylığı, ağır bireysel yalnızlaşma ve psikiyatrik sorunlarla açıklanıyor. Bizde ise daha çok gündelik şiddetin meşrulaşması, öfke kontrolü eksikliği, aile içi iletişim bozuklukları, ekonomik baskılar, rehberlik sistemlerinin zayıflığı ve dijital kültürün sınırsız etkisi öne çıkıyor.
Asıl alarm veren nokta ise eğitim sistemimizin giderek yalnızca akademik performans üreten bir makineye dönüşmesidir.
Çocuklara test çözmeyi öğretiyoruz ama öfke yönetimini öğretmiyoruz. Matematik başarısını ölçüyoruz ama empati becerisini ölçmüyoruz. Sınav sonuçlarını takip ediyoruz ama öğrencinin ruh halini çoğu zaman fark etmiyoruz. Oysa bir toplumun geleceğini sadece puan ortalamaları değil, birlikte yaşama kapasitesi belirler.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in bu sorunun yeterince farkında olduğunu ve son zamanlarda almaya çalıştığı tedbirleri takip etmeye çalışıyorum. Çok iyi şeyler yapıyor.
Eğitimin sadece sına makinaları yetiştirmekten ibaret olmadığını, çocukların bir ruh ve kişilik taşıdıklarını göz önünde bulunduran bir paradigmaya tabi. Ama attığı her adımın tam da bizi bu noktaya getirmiş olan bağnaz kafalar tarafından nasıl gürültüye getirildiğini de hayretle izliyoruz. Bu konuda kararlılığından geri durmaması gerekiyor elbet.
Aile cephesinde de benzer bir kırılma var.
Geleneksel aile çözülürken yerine sağlıklı bir modern ebeveynlik kültürü konulamadı. Son yıllarda en dikkat çekici değişimlerden biri, çocuk terbiyesi konusundaki denge kaybıdır. Bir yanda baskıyı terbiye zanneden aileler var; öte yanda sınır koymayı sevgisizlik sananlar. Çocuğun her davranışını mazur gören, zorbalığını “
çocuk işte
” diyerek geçiştirenler… Oysa çocuk hem sevgiye hem sınıra muhtaçtır. Şefkat ile otorite arasındaki denge bozulduğunda ya kırılganlık ya saldırganlık büyür.
NE YAPILMALI?
Her şeyden önce okul şiddeti bir asayiş dosyası değil, toplumsal bir mesele olarak ele alınmalıdır. Her okulda güçlü psikolojik danışmanlık ve rehberlik mekanizmaları kurulmalıdır.
Öğretmenin sınıf içi otoritesi korkuyla değil, saygınlık ve ilişki kapasitesiyle önce yeniden tesis edilmeli, tanınmalı ve güçlendirilmelidir.
Ailelere ebeveynlik desteği verilmelidir. Dijital dünyanın çocuklar üzerindeki etkisi ciddiyetle ele alınmalı; sosyal medya, içerik denetimi ve dijital okuryazarlık artık ertelenemez başlıklar olarak görülmelidir. Bu yönde gündemdeki dijital yasa muhalefetin gürültüsüne pabuç bırakmadan geliştirilerek çıkarılmalıdır.
Fakat bütün bunlardan önce daha temel bir yüzleşmeye ihtiyacımız var. Çünkü
mesele sadece çocukları düzeltmek değildir. Çocuklarda gördüğümüz şiddet, çoğu zaman yetişkin dünyanın küçültülmüş bir yansımasıdır.
Evdeki ihmal, sokaktaki hoyratlık, ekrandaki saldırganlık ve eğitimdeki ruhsuzluk, sonunda sınıfta karşımıza çıkar.

Bugün okul koridorlarında yükselen öfke, yarının toplumunu haber veriyor. Eğer çocukları kurtarmak istiyorsak, önce kendimizi düzeltmek zorundayız.

#okul
#şiddet
#toplum