Siirt Üniversitesinde sömürgesizleşme nazarından oksidentalizmi yeniden düşünmek: Batı’yı aşmak mı, Batı’ya hapsolmak mı?

04:0016/05/2026, Cumartesi
G: 16/05/2026, Cumartesi
Yasin Aktay

Son yazımda geçtiğimiz iki gün içinde Siirt Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen II. Uluslararası Oksidentalizm Sempozyumuna katılacağımdan bahsetmiştim. Türkiye’de son yıllarda yapılan en dikkat çekici entelektüel buluşmalardan biri olarak kayda geçen sempozyum “İslam Medeniye-tinde Batı Araştırmaları: 14-19. Yüzyıllar” başlığıyla, yalnızca akademik bir toplantı olmanın ötesinde, modern dünyanın epistemolojik krizine karşı geliştirilen sömürgesizleşme arayışının önemli duraklarından biri

Son yazımda geçtiğimiz iki gün içinde Siirt Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen II. Uluslararası Oksidentalizm Sempozyumuna katılacağımdan bahsetmiştim. Türkiye’de son yıllarda yapılan en dikkat çekici entelektüel buluşmalardan biri olarak kayda geçen sempozyum “İslam Medeniye-tinde Batı Araştırmaları: 14-19. Yüzyıllar” başlığıyla, yalnızca akademik bir toplantı olmanın ötesinde, modern dünyanın epistemolojik krizine karşı geliştirilen sömürgesizleşme arayışının önemli duraklarından biri niteliğindeydi.

Bu sempozyumun anlamını, bundan iki gün önce İstanbul’da düzenlenen Dünya Dekolonizasyon Forumu ile birlikte düşünmeyi teklif etmiştim. İstanbul’da dünyanın dört bir yanından gelen düşünürler, akademisyenler ve entelektüeller modern dünyanın sömürgeci bilgi düzenini tartışırken, Siirt’teki sempozyum tevafuken o tartışmanın tarihsel ve epistemolojik zeminini daha da derinleştiren ve devam ettiren bir halka gibi gerçekleşti. İstanbul’da dile getirilen temel soru şuydu: Modern dünya gerçekten evrensel bir uygarlık mı, yoksa Batı’nın kendi tarihsel tecrübesini insanlığın tamamına dayattığı büyük bir epistemolojik hegemonya mı?

Siirt’teki Oksidentalizm sempozyumu ise bu soruya İslam medeniyetinin tarihsel hafızası içinden cevap aradı. Yine Malezya’dan Bosna-Hersek’e, Suudi Arabistan’dan Ürdün’e, Kanada’dan Mısır’a ve Türkiye’nin birçok ülkesinden 120 kadar akademisyenin tebliğ sunduğu sempozyum konunun takibi, devamlılığı ve daha da derinleşmesi açısından ayrıca dikkat çekiciydi. Dekanlığı zamanında bu yolu açan Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma bu sempozyumda da hem yönettiği oturumlarla hem her oturumda yaptığı müdahalelerle, katkısına devam etti. Siirt Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Nihat Şındak, Yardımcısı ve eski İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Cemalettin Erdemci ve şimdiki dekan Prof. Dr. Fadıl Aygan’n bu takip, süreklilik ve derinlik konusunda sergiledikleri çabadan dolayı tebrik etmek isterim.

Aslında “oksidentalizm” kavramı genel olarak ortaya atıldığı andan itibaren Batı’ya karşı geliştirilen tepkisel bir söyleme indirgenme talihsizliğini yaşamıştır. Oysa Siirt Üniversitesi’nde ikinci kez düzenlenen bu sempozyumun ortaya koyduğu yaklaşım bundan çok daha derinlikliydi: Oksidentalizm burada Batı’yı şeytanlaştıran bir söylem değil, Batı’yı tarihselleştiren ve merkezsizleştiren bir epistemolojik çaba olarak ele alındı.

Malum, modern dünyanın en büyük paradokslarından biri Batının, dünyayı sömürgeleştirmeden önce onu isimlendirmesidir. Coğrafyaları, halkları, kültürleri ve hatta insanlığın tarihsel gelişim çizgisini yeniden tanımlamıştır. Doğu, Batı tarafından keşfedilmemiş, daha çok icat edilmiş, hatta uydurulmuştur. Bugün dekolonyal (sömürgeden kurtuluş) düşüncenin yükselişi tam da meselenin artık yalnızca siyasi bağımsızlık değil; epistemolojik bağımsızlık meselesi olduğu fikrinden hareket eder.

Siirt’teki sempozyumun en dikkat çekici taraflarından biri, Batı’ya dair bilginin İslam medeniyetindeki tarihsel birikimini ortaya koymasıydı. Programda, İbn Haldun’dan Tahtavi’ye, Ahmed Cevdet Paşa’dan Said Nursi’ye, İbn Teymiyye’den Mustafa Sabri Efendi’ye kadar çok geniş bir düşünce mirasının Batı’yla kurduğu ilişki Batıbilimi bağlamında yeniden ele alındı.

Bu yaklaşım son derece önemliydi. Çünkü modern akademik anlatı çoğu zaman Müslüman toplumların Batı’yı yalnızca edilgen biçimde izlediğini varsayar. Oysa sempozyum boyunca sunulan bildiriler tam tersine İslam medeniyetinin Batı’yı çok erken dönemlerden itibaren gözlemlediğini, analiz ettiğini,

eleştirdiğini ve kendi epistemolojik süzgecinden geçirdiğini gösterdi.

Örneğin İbn Kesir’in tarih tasavvurunda Batı algısı, İbn Haldun’un Avrupa’ya dair değerlendirmeleri, Osmanlı düşünürlerinin Avrupa mektupları, Endülüs merkezli Batı okumaları, Hristiyanlık eleştirileri ve modern Avrupa düşüncesine karşı geliştirilen epistemolojik refleksler, aslında İslam dünyasının Batı karşısında hiçbir zaman tamamen sessiz ya da edilgen olmadığını ortaya koyuyordu.

Sempozyumun belki de en önemli katkısı, oksidentalizmi dekolonyalizmle buluşturmuş olmasıydı.

Çünkü bugün artık Batı’yı eleştirmek tek başına yeterli değil. Asıl mesele, Batı’nın kendisini insanlığın doğal merkezi olarak sunan epistemolojik düzenini sorgulayabilmek. İstanbul’daki Dekolonizasyon Forumu’nda Dr. Esra Albayrak’ın özellikle vurguladığı “sıfır noktası kibri” tam da bunu anlatıyordu. Batı modernitesi kendisini tarihsiz, mekânsız ve tarafsız bir akıl olarak sundu; kendi tarihsel tecrübesini bütün insanlığın normu haline getirdi.

Siirt’teki sempozyum bu tartışmayı tarihsel örneklerle derinleştirdi. Özellikle Batı’nın “evrensel insan”, “ilerleme”, “medeniyet” ve “akıl” kavramlarını nasıl kurduğuna karşı, İslam düşüncesinin geliştirdiği alternatif epistemolojik imkânlar dikkat çekiciydi. Bu çerçevede yalnızca klasik dönem değil, modern dönem Müslüman düşünürlerinin Batı eleştirileri de yeniden değerlendirildi. Cemaleddin Afgani’den Muhammed Abduh’a, Said Nursi’den Hasan Hanefi’ye kadar uzanan geniş bir düşünce hattı, Batı karşısında savunmacı değil; eleştirel ve kurucu bir perspektif geliştirme çabası olarak ele alındı.


#Toplum
#Batı
#yasin aktay